Birlikte
STÖ Yardım Masası
Bilgiye Erişim, Danışmanlık ve Aktif Yardım Projesi
Film Köşesi
Facebook Twitter

Yeşiliz - 01.07.2007

Güncelleme Tarihi 13.10.2010

Bir hatırlasak, iş tamam!

Sunay Demircan

Hiç merak ettiniz mi, eskiden sazlıklar kadar sık ormanlarla kaplı olduğu söylenen Anadolu, nasıl oldu da kısa sürede çölleşti?  Diyeceksiniz ki, yakın zamana kadar bu ülkede her çocuğun öğrendiği ilk üç şarkıdan biri “baltalar elimizde-uzun ip belimizde-biz gideriz ormana hey ormana” idi, ne bekliyordun ki?

Tamam! Atalarımızın baltaları alıp bol bol ağaç kestiklerini kabul ediyoruz. Ama kesmeyle bitmesi mümkün mü koskoca ormanların? Hadi diyelim bir bölümü savaşlarda yakıldı… Gidenler kurak iklimde geri gelemedi…

Yine de, bu topraklarda binlerce yıldır doğayla iç içe yaşamış insanların ağaçlara karşı topyekûn savaş ilan edip, kıyıma girişmiş olabileceklerine inanmam zor.

O insanlar ki, yüzyıllar boyu hem Anadolu’da, hem Orta Asya’da, yeraltındaki ölüler âlemiyle, yeryüzündeki yaşayanlar âlemini ve gökyüzündeki tanrılar âlemini birleştiren kutsal varlıklar olarak kabul etmişler ağaçları. Her ağacın, ormanın ruhu olduğuna inanmışlar. Anadolu’daki Tahtacıların halen yaşlı ağaçları kesmedikleri, kutsal saydıkları biliniyor. Anadolu ve Orta Asya inanışlarında pek çok ağaçta evliya, yatır olduğu söylenir.  Kesenlerin başına felaket geleceğine inanılır.

Geçen sayıda yazmıştım, suyun durumu da ağaçtan farklı değildir kutsallık açısından. Anadolu ve Orta Asya halkları suyu ve ağacı hep kutsal bilmişler, göz bebekleri gibi bakıp, korumuşlar.

Ne oldu da tüm kutsallıklarına rağmen tükettik bu değerleri? Ne oldu da,  binlerce yıl boyu Anadolu için tatlı su, balık, saz, bereket, hayat kaynağı olmuş, Yarma, Eşmekaya, Hotamış, Ereğli sazlıklarını, Eber, Gâvur, Amik Göllerini bir çırpıda kurutuverdik?

Yoksa bu kadir, kıymet bilmezlik hep vardı da uygulamaya geçirmek için orman teşkilatı ve su işlerinin kurulmasını mı bekledik?

İçimdeki ses halkın doğası ile doğanın politikasının tarih boyunca uyuştuğunu söylüyor. Uyuşmayan ademoğlunun doğa içindeki “ayrıcalıklı” iktidar talebi ve politikacının ihtiras ve güçle bezenmiş doğasındaydı ki bu da ilk şehir devletlerin kurulmasıyla birlikte doğanın başına bela olmaya başladı zaten.

İnsanın doğanın bir parçası olarak var olma dileği, politik bir kararla, onun doğayı yönetebilecek güce ve akla sahip yegâne varlık olduğu inancıyla yer değiştirdi.

İşin huzursuzluk veren tarafı, binlerce yılda olgunlaşmış gelenek ve inancın, bir bilinç boşalması halinde, yerini tamamen insan merkezli, çağın tüketim=refah politikalarına teslim olmasıdır.

Sanki kızgın bir sac levha üzerinde, tef çalıp dans ettirerek boşalttılar bilinci. Ondan sonra da ne zaman tef çalsalar, dans ede ede kestik ormanları, şenliklerle kuruttuk sulakalanları.

İşte bu “çevre ve siyaset” denilen şeyin tam da göbeğidir. Çözüm siyaseti-politikayı yok saymakta değil elbette, tam tersine, kesintiye uğramış geleneği onaracak, insanları doğayla yeniden barışık hale getirebilecek yeni siyaseti üretmekte.

Gereken tek şey hatırlamak gibi geliyor bana, çok mu zor?

Paylaş
Bu web sitesi, STGM tarafından yürütülen ve Avrupa Birliği tarafından desteklenen Etkin Katılım İçin Sivil Toplumun Gelişimi projesi kapsamında yayın yapmaktadır.
Web sitesinin Avrupa Birliği'nin resmi görüşlerini yansıttığı düşünülmemelidir.