Birlikte
STÖ Yardım Masası
Bilgiye Erişim, Danışmanlık ve Aktif Yardım Projesi
Film Köşesi
Facebook Twitter

Yeni Şafak - 07.08.2007

Güncelleme Tarihi 08.10.2010

Taşıma suyla musluk akar mı?

Sunay Demircan

Biliyoruz ki doğal su kaynaklarımızı arttırma imkanımız yok. O halde tek çare su kullanımını düşürmek. Herkese istediği kadar su verip, istediği gibi kullanmasına göz yumma devri bitmeli.

TEHLİKENİN HABERCİSİ
Tamamen kuruyan Alibeyköyü Barajı, su sorununda ne aşamada olduğumuzu gözler önüne serdi. Yetkililer İstanbul'un su ihtiyacını yüzlerce kilometre mesafedeki su kaynaklarına döşedikleri borularla çözmeye çalışıyor.

Suyun da kendine özgü bir doğal döngüsü var. Bu döngü içinde su molekülleri dünya üzerine bazen yağmur, bazen de kar olur düşerler. Yeryüzüne düşen damlaların büyük bölümü akarsularla, yeraltı sularıyla, ya da yüzey akışlarıyla denizlere veya göllere ulaşır. Oradan da buharlaşmayla birlikte ver elini yeniden gökyüzü. Dünyanın var oluşundan beri değişmeksizin süregiden bir döngüdür bu. Bu döngü içinde değişmeyen bir şey dönüp dolaşan suyun miktarıdır. Yani yeryüzündeki su azalmaz da, çoğalmaz da.

“Değişmez” dediysem de, bazı şeylerin değişken olduğunu baştan bilmek gerek. Bir kere suyun yerküreye dağılımı dengeli değildir, zenginin toprağına daha çok (kuzey ülkelerinin suyu boldur), fakirinkine daha az düşer (güneydekilerin su kaynakları çok kısıtlı). Ayrıca, son zamanlarda birilerinin adına küresel ısınma diyerek şanlar şöhretler kazandıkları iklimsel değişimler sonucu da ıslak daha ıslak, kurak daha kurak olma kaderiyle yüz yüzedir.

KURAKLIĞA ÇEYREK VAR

Bu çerçevede Türkiye de su yoksulu olmaya bir iki adımı kalmış bir ülkedir. Tüm kullanılabilir su varlığımız 112 milyar metreküptür. Bunun yaklaşık 17 milyar metreküpü karşılıklı anlaşmalar ile Fırat üzerinden Suriye'ye veriliyor, kaldı mı 95 milyar metreküp. Tuna Nehri'nin Karadeniz'e yılda 220 milyar metreküp su boşalttığını söylersem bizim tüm akarsularımızın ve yer altı sularımızın ne kadar cılız olduğu gözler önüne serilir.

95 milyar metreküp suyu nüfusa bölersek 1300 gibi bir rakam çıkar ki, kişi başına 1000 metreküpün altında suyu olanlara su fakiri diyorlar. Bu da şu anlama geliyor; nüfusumuz artıkça su fakiri olmaya doğru gidiyoruz. Ama sadece bizim nüfusumuz artmıyor. Dünya nüfusu her yıl bir Türkiye kadar artıyor ve kişi başına düşen su miktarı tüm dünyada her geçen gün düşüyor.

Biz payımıza düşen bu suyun yaklaşık %75'ini tarımsal amaçlı sulamalarda kullanıyoruz. Yani besin elde ediyoruz. Kalan da sanayi ve evsel amaçlı kullanılıyor. Tarımsal kullanım oranı yağışı az olan Mısır gibi ülkelerde %90'lara kadar çıkabiliyor. Ya da tepesinden bulut eksik olmayan İngilizlerde %5 gibi düşük oranlarda olabiliyor.

Suyun dağılımındaki dengesizlik ülkelerin kendi içlerinde dahi, farklı havzalara düşen farklı yağmur miktarları olarak gözlenebilir. Örneğin Türkiye'de, yıllık 250 mm yağışı ve 1500 mm'nin üzerine buharlaşması olan bölgeler olduğu gibi, Karadeniz gibi yer yer 3000 mm'ye ulaşan yağışı ve çok az buharlaşmasıyla “kurtar beni bu sudan” diye

feryatlar içinden feryat beğenen bölgeler de vardır.

“E, daha ne o zaman, suyu bol olduğu yerden az olduğu yere taşırız, olur biter!” gibi, mühendislerimizin pek sevdikleri düz mantıkla işe koyulabiliriz. Ama suyla oynamak, küvet içinde ördek yüzdürmeye benzemiyor.

SU AKAR YATAĞINI BULUR

Bu işe (yani suyun bol olduğu yerden az olduğu yere taşınması, İstanbul'a Melen Çayı'ndan, Istrancalar'dan, Ankara'ya Kızılırmak'tan, Konya'ya Göksu Nehri'nden su taşımak gibi) havzalar arası su transferi deniyor. Sanıyorlar ki boruyu

döşeyince iş olur.

1. Suyun alındığı havzadaki su kaynağının kendine ait bir doğal ekosistemi vardır. Akarsular taşkın düzlüklerindeki yaşam alanlarını, deltalarını binlerce yılda iğne oyası gibi özenle oluşturmuşlardır. Bu alanlar pek çok canlıya ev sahipliği yaparlar, iklimi düzenlerler, yeraltı suyunu beslerler, çevrelerini taşkınlardan korurlar, kirleticilere karşı doğal arıtma sistemi işlevi görürler...

2. Akarsular çevrelerinde yaşayan insanlar için barınak ve yaşam (su) kaynağı oldukları gibi, aynı zamanda bir moral değerdirler. Fırtına Nehri üzerine santral kurulacağı zaman oradaki insanların “biz bu derenin sesi olmadan nasıl uyuyacağız” demelerini önemsemek lazım. Suyla gelen hayatın önemli bir bölümünün de suyun sağladığı görsel ve moral değerler olduğunu en iyi İstanbullular ve Ankaralılar bilirler herhalde.

3.Akarsuların en önemli işlevlerinden biri de denizlerdeki canlı yaşamı, kıyı ekosistemlerini ve deltaları beslemeleridir. Akarsular olmasaydı bu gün Bafra, Çarşamba, Söke, Silifke, Çukurova gibi önemli ovalar olmayacaktı. Konya için Göksu Nehrinin suyunun alınması demek Göksu Deltası'nın ve Silifke Ovası'nın tahrip olması anlamına geleceği düşünülmelidir.

Çok kısaca değindiğim gibi, bir gün birilerinin kalkıp “biz bu suyun %20 sini alıp İstanbul'a veriyoruz” demesi o kadar kolay değil. Bu işler daha bütüncül ve stratejik bakışları, anlayışları gerektiriyor. Artık dünya stratejik çevre etki değerlendirmesi diye bir kavram uygulanmaya başlandı (bizim muhteremler işlerine gelmediği için kabul etmiyorlar bunu). Bir havzada suyla oynanacağı zaman diğer komşu havzalar da, ondan dolaylı olarak etkilenebilecek insan grupları da, ekosistemler de inceleniyor. Ama şu anda neredeyse “hiçbir” etkiyi değerlendirmiyoruz. Hazırlanan raporlar da tümden komedi.

TARIM ALANLARI SU CANAVARI

Türkiye'nin susuzluk içinde yaşayacağı su üzerine matematik hesapların yapılmaya başladığı günden beri biliniyordu. Biliniyordu ama diğer pek çok sorun gibi bu da halının altına süpürülüyordu.

Devletimin Su İşleri Eşmekaya'ya baraj yaparken içinin suyla dolmayacağını; Çarşamba ovasına sulama projesi yaparken fuzuli olduğunu; Konya Ovası'nda 20 binden fazla kaçak yeraltı kuyusu gözlerinin önünde açılarak koskoca havzanın yeraltı sularının tükeneceğini bal gibi biliyorlardı. Bunların tümü suya ve suyla birlikte karşı gelen hayata karşı taammüden işlenmiş suçlardır.

Peki, bundan sonra ne yapılması gerekiyor? Biliyoruz ki doğal su kaynaklarımızı artırma olanağımız yok! Var mı? Daha fazla nehir ekleyebiliyor muyuz memleketin bir köşesine? Hayır! Deniz suyunu arıtabiliyor muyuz? Hayır! (paramız yok o kadar).

O halde tek çare su kullanımını (tüketimi) düşürmek. Su planlamasında talebi planlamamız gerekiyor. Her isteyene, istediği kadar su verip, istediği gibi kullanmasına göz yumma devrinin bitmiş olması gerekiyor. Suyun fiyatlandırmasının gerçekçi olması gerekiyor. Su kaynaklarını çöplük niyetine kullanmaktan vazgeçmek gerekiyor.

Peki, bu nasıl olacak? İlk bakılacak yer başlıbaşına bir su canavarı olan tarım sektörüdür.

Tarımda su ne kadar verimli kullanılıyor? Hiç verimli değil. Sulamada kullanılan suyun fiyatı halen sulanan tarlanın büyüklüğüne göre alınıyor. Oysa olması gereken su parasının çiftçinin kullandığı su miktarına göre alınması. Ama yapılamıyor. Neden? Çünkü çiftçi istemiyor. Bir deneme yapılmıştı Harran Ovası'nda, bir gecede kırmışlar su sayaçlarını. Sonra uygulamadan vazgeçilmiş. Alınacak bir yığın önlem var ama hepsinden önemlisi bu önlemleri alacak kişilerde ve suyu kullanan çiftçilerde, suyun kıt bir değer olduğu konusunda bir niyet ve bilincin oluşması gerekiyor. Evlerde su tasarrufu da önemli tabii, ama bir köyün pirinç yetiştirmek için kullandığı su, bir koca kentin içme suyundan çok olabiliyor.

İnsan haklarının, kadın haklarının gelişmesiyle, katılımcı demokrasinin yerleşmesiyle, örgütlü yurttaş sayısının artmasıyla o kadar alakalı ki su kaynaklarının da korunması. Hiç biri zorla olmuyor, farkında olmak gerekli, niyet gerekli, kadir kıymet bilmek gerekli, insana, doğaya değer vermek gerekli. Söylemek yetmiyor, tüm bunları yaşamak gerekli.

* Sivil Toplum Geliştirme Merkezi Koordinatörü

07.08.2007

http://www.yenisafak.com/yorum/?t=07.08.2007&c=12&i=60566&Ta%C5%9F%C4%B1ma-suyla-musluk-akar-m%C4%B1

Paylaş
Bu web sitesi, STGM tarafından yürütülen ve Avrupa Birliği tarafından desteklenen Etkin Katılım İçin Sivil Toplumun Gelişimi projesi kapsamında yayın yapmaktadır.
Web sitesinin Avrupa Birliği'nin resmi görüşlerini yansıttığı düşünülmemelidir.