Birlikte
STÖ Yardım Masası
Bilgiye Erişim, Danışmanlık ve Aktif Yardım Projesi
Film Köşesi
Facebook Twitter

Radikal - 07.06.2006

Güncelleme Tarihi 08.10.2010

Ne olacak bu çevrecilerin hali?

Sunay DEMİRCAN

Ron Arnold'un buralarda pek tanıyanı olacağını sanmam. 1937 yılında Texas'ta doğmuş. Söyleyenlerin yalancısıyım, Arnold 35 yaşında ABD'nin en büyük çevre koruma örgütü Sierra Club'da yönetim kurulu üyeliği de yapmış. Ama hazretin şöhretle sarmaş dolaşlığı çevreciliğiyle değil, tam tersi çevreci düşmanlığıyla başlar. 1988 yılına geldiğimizde, arkadaşımız çevreciler âleminin Karındeşen Jack'ı olmuştur. Kurduğu Wise Use 'akılcı kullanım' hareketiyle çevre ve çevreci düşmanlığında bir çığır açar.

1989 yılında 'Wise Use Agenda' 'Akılcı Kullanım Gündemi', adında bir kitap yazar ve akılcı kullanımı anti çevreciliğin rehberi kılar. Der ki: "Amacımız, çevreci hareketin kökünü kazımak, ortadan kaldırmaktır. Bu çevrecilere daha fazla tahammül edebilmemiz mümkün değil, sanki cehenneme düşmüş deliler gibiyiz. Çevrecilik yeni putperestlik gibi bir şey, ağaçlara tapılıyor ve insanları sunaklarda kurban ediyorlar..."

Bir koalisyon

Akılcı kullanım hareketi, Kuzey Amerika'nın batısındaki yerel gruplarca oluşturulmuş bir tür koalisyondur aslında. Madenciler, avcılar, büyük araba (jeep, vs) sevdalıları, petrol endüstrisinde çalışanlar, çiftçiler toplanır, ortak düşmana (eko deliler) karşı koalisyon oluşturur. Hareket kısa sürede büyür, 4-5 yıl içinde birbirine kenetlenmiş 250 grubun birlikteliği haline dönüşür. Arnold'a göre endüstri çevre hareketine karşı hep savunmada oynadığı için sürekli gol yemektedir. Hareket insanları çevrecilerin kısıtlamalarından korumak için bir tür ortak savaş stratejisi oluşturur. Daha sonra Arnold'un 'Eko Terörizm' adlı kitabı piyasaya çıkar ve dünya eko terörizm kavramıyla tanışır (yani doğa korumacılar ve hayvan hakları savunucularının yaptıkları eylemler).
Yeri gelmişken Wise Use ekibinin manifestosuna da şöylesine bir bakalım: Doğal yaşlı ormanlar tıraşlama kesimle yok edilmelidir (zira bu tip ormanlarda çürüme hızlıdır, fazla oksijen tüketirler ve küresel ısınmayı desteklerler) bunlar yerine daha çok oksijen üreten ve karbon absorbe eden genç ağaçlar dikilmelidir. Nesli tehlike altındaki türler sözleşmesi yeniden yazılmalı ve bulunduğu ortamlara uyum sağlayamayan türlerin korunmasından vazgeçilmelidir. Kutuplardaki yaban hayatı koruma alanlarında petrol çıkarılmasına izin verilmelidir. Ulusal güvenlik ve yerel ekonomiler dikkate alınarak, akılcı kullanım kuralları çerçevesinde kamu alanları içindeki doğa koruma alanlarında madencilik ve enerji projelerine engel çıkarılmasın...

Hepsi bunlarla kalsa "Allahın cumhuriyetçileri!" der, geçersiniz, ama anti - çevreci hareket dünyada bunlarla sınırlı değil ve hızla büyüyor. Onlar büyüdükçe de, çevreciler ellerindeki kaleleri birer-ikişer yitiriyorlar. Geçmişle kıyaslandığında hem politik söylemleri hem entelektüel üretimleri yeteri kadar ilgi görmüyor çevrecilerin. Çoğu yerde söyledikleri birer naif slogan olarak havada asılı kalıyor. Nükleere karşı mücadelede beyaz bayrak çekilmek üzere. Fransa nükleer bağımlılığından taviz vermiyor (ki enerjisinin %75'ini nükleer enerjiden elde ediyor), Tony Blair İngiltere'nin yeni nükleer santrallara ihtiyacı olduğunu söylüyor, Romanya ve Türkiye nükleer atağa geçenler arasında (bu sırada patlamayalım da)...

Bu arada çevrecilerin bir başarı olarak kabul ettikleri küresel ısınmaya karşı Kyoto Protokolü'nün de dibi tutmaya başladı. Tony Blair geçenlerde verdiği bir demeçte (28 Mayıs 2006, Observer) Kyoto Protokolünün iklim değişikliğiyle ilgili zayıf bir araç olduğunu söyledi. Diğer yandan The Economist de (23 Nisan 2005) çıkan bir analizde çevrecilerin karbon emisyonu ticareti ve benzeri konularda pratik çözümlere yanaşmamaları halinde küresel ısınma alanındaki kaleyi de kaybedeceklerini belirtiyordu. Başta Türkiye olmak üzere pek çok kalkınmakta olan ülkede korunan alanların imara-tarıma-madenciliğe-turizme açılmalarına yönelik baskılar direnç göremediği için başarı kazanıyor. Eskinin korumacı yasaları gevşetiliyor, topraklarımızın altından yüzlerce zehirli varil çıkıyor kimse kendini protesto etmek gibi bir telaş içinde hissetmiyor... Peki, neden çevreciler kaybetmeye başladılar? Bence, 1) Sürdürülebilirlik kavramı çerçevesinde kaynakların kullanımını kısıtlamayı öngören çevre politikaları, yeni cennet tasarımının vazgeçilmez unsuru olan sonsuz tüketim vaatleri karşısında tutunamadı. Amazon'daki yerliden, Kırşehir'in Kaman ilçesinin Yenice bucağındaki vatandaşa kadar hep birlikte aynı filmlere gülüyoruz, aynı sakızı çiğneyip, aynı şişedeki içeceği içiyoruz. Evrensel bir sinyal dolaşıyor atmosferde: "Daha fazla tüket!" Mümkün mü buna karşı direnebilmek? Ruhu dahi popüler kültür ile ıslah edilmekte olan yeni tip insana, doğa gibi tümüyle ruhumuzla algılayabileceğimiz bir şeyi sevdirmek ne kadar zor!

'Anlaşılabilir çözüm'ler şart

2) Çevreciler oluşturdukları politikaların akıntısına kapıldılar gidiyor, dışlarındaki dünyayı algılamada ve çok hızla değişen gündeme uymakta yavaş kalıyor. Böyle olunca, çevreyi esas koruyacak olan halk bu gruplara sofistike yaratıklar gözüyle bakıyor. İnsanların güncel sorunlarını yakalayıp 'anlaşılabilir ve uygulanabilir' çözümler üretmekten uzak kalıyorlar çoğu kez.

3) Anlaşılması zor, farklı bir dil kullanıyorlar. Genetik yapısı değiştirilmiş bitki tohumlarını (GDO) köylülere 'daha az kimyasal ilaç, daha az masraf, daha standart ürün' diye pazarlayabilen dev şirketlere karşı söyledikleri 'Bu tohumları kullanma, yoksa mono kültürü desteklersin, biyolojik çeşitliliği tahrip edersin, evrime de aykırı üstelik' gibi savunular havada kalıyor tabii.

4) Enerji, tarım, turizm, madencilik gibi temel tehdit alanlarını oluşturan sektörler küresel ölçekte birleşip ortaklıklar oluştururken ve tek tip küresel politikalar geliştirirken, çevreciler kendi aralarında ortak politikalar-eylemler oluşturamıyorlar.

The Economist'in analizi şu cümleyle sona eriyor: "Büyük çevreci gruplar katılsınlar ya da katılmasınlar, yeni bir yeşil devrim geliyor. Hantal, sakar, yasalarla kumanda edilen bir karanlık çağdan; yaratıcı, özendirici, bilgilendirici temelli bir aydınlanma çağına sıçrayarak geçecek yeşil hareket dünyada".
Bu cümlenin söylediği, yeşilliğin serbest piyasaya teslim edilmesidir kısaca. Yeni dünya düzeninin kendine özgü insan tasarımı olduğu gibi doğa tasarımı da var kuşkusuz. Descartes ve ardıllarının ürettiği bu tasarımı ifade eden slogan şudur: Dünya âlem sana kurban olsun âdemoğlu!

Yeni stratejilere ihtiyaç var gibi, ne dersiniz?

Sunay Demircan: Sivil Toplum Geliştirme Merkezi

Paylaş
Bu web sitesi, STGM tarafından yürütülen ve Avrupa Birliği tarafından desteklenen Etkin Katılım İçin Sivil Toplumun Gelişimi projesi kapsamında yayın yapmaktadır.
Web sitesinin Avrupa Birliği'nin resmi görüşlerini yansıttığı düşünülmemelidir.