STÖ Yardım Masası
Bilgiye Erişim, Danışmanlık ve Aktif Yardım Projesi
Film Köşesi
Facebook Twitter

Funika Dünyası - 01.10.2007

Güncelleme Tarihi 13.10.2010

Tribünde seyirci değil aktif yurttaş

Sunay Demircan

"Sivil" sözü latincedeki civicus'dan geliyor. Şehirli, kentli anlamına gelen civicus'un sözcük olarak latinceye girişi 1540'larda filan. Anlaşıldığı gibi etimolojiden hareket edecek olursak sivilliğin tarihi oldukça sığ.

Sivil toplumu tanımlarken bir farkı vurgulayarak işe girişmek gerek: Sivil toplum devlet, piyasa (özel sektör) ve aile alanlarının dışındaki alandır. Sivil toplum örgütü (STÖ) gelmiş insanların, birlikte hareket etme arzusu sonucu örgütlenmeleriyle oluşmuş yapılardır.

Bu yazıda sivil toplum örgütlenmesinin binlerce yıllık tarihine girmeyeceğim, zaten benim işim de değil, ancak sivilliğin sınırları önemli bir konu. Her vakıf, dernek, kooperatif sivil mi?

Sivil sıfatını alabilmenin temel kriterlerinin başında devletten bağımsız olmak geliyor. Buna "devletle arasında organik bir bağ olmamalı" da denilebilir. Yani, devlet ile sivil örgüt arasında besin alışverişi sağlayan bir göbek bağının olmaması durumu. Bir diğer kriter örgütün demokratik yönetim yapısına (bütçe yönetimi dahil) sahip olmasıdır ki, bu da yönetim organlarının üyelerin özgür iradeleriyle verdikleri oylarla seçilmiş olmaları anlamına gelir. Örgütlerin kar amaçlı çalışmıyor olmaları da önemli bir kriter elbette.

Bu kriterlerin eleğinden geçirildiğinde sivil toplum örgütü statüsüyle kurulmuş olup, kendini sivil sanan pek çok kuruluşun aslında, sivil alanda olmadıkları görülür.

Sivil örgüt öncelikle aktif yurttaşların işidir. Pasif vatandaş örgütlenmez, örgütlenip hak aramak için yollara düşmez, karar süreçlerine katılmak için talepte bulunmaz, bir şeyleri düzeltmek kaygısıyla direnmez, toplumsal dönüşümler için hayaller kurup politikalar geliştirmez... Bu nedenle demokrasi aktif yurttaşların kurup işlettiği bir rejimdir. Aktif yurttaş da örgütlü yurttaştır elbet.

Pasif yurttaş tribünde oturmayı tercih edendir. Aktif yurttaş ise tribünden aşağı inip, oyuna yer yer müdahale etme hakkını talep edip, bu hakkı kullanabilme becerisine sahip olandır. Yani demokrasinin karar süreçlerine aktif katılmayı bilendir, yani katılımcı demokrasi kavramını yaşadığı ülke için ideal diye tanımlayandır.

(Temsili demokrasi olmazsa, tek başına katılımcı demokrasiyle kaos doğacağını da belirtmek gerek tabii).

Gelin görün ki, her "ben aktif yurttaş oldum" diyenin tribünden inmeye kalkmasıyla bu iş olmuyor. Birincisi, hepsinin birden palas pandıras sahaya inmemesi için temsilcilerini yollamaları, bunun için de örgütlenmiş olmaları gerek; ikincisi de taktik verebilecek bilgi, deneyim, donanım ve hepsinden de öte diyalog kurma becerisine sahip olmaları gerekiyor.

Sonuç olarak sivil toplumun önemsenmesi ve desteklenmesi aktif yurttaşın yaratılma serüvenidir bir anlamda.

Tüm bunlar toplumsal evrim basamaklarının çıkılmasıyla yaşanan süreçlerdir. Basamakları sıçrayarak çıkmaya kalkmak tehlikeli. Ama, basamakları tempolu çıkmak mümkün. Dilerseniz sırasıyla ve kısaca bakalım:

Örgütlenme özgürlüğünün gelişmesi gerekli (özellikle son iki yılda gözle görülür ilerlemeler var, duraklatılmamalı).

Devlet "sivil toplum gelişecekse onu da ben geliştiririm" anlayışından vazgeçmeli, sivil alandan çekilmeli. Resmi kurumlar dernek-vakıf kurmaktan veya kurulmasını teşvik edip bu kuruluşların yöneticilerini atamaktan vazgeçmeli.

Sivil toplum örgütleri ise öncelikle kendilerine ayna tutup sivil toplumla aralarında bariyeri sorgulamalıdır. Sivil toplum örgütlerinin temsiliyet sorunlarını ciddi boyuttadır. İnsanların derneklere üye olmamalarının tek nedeni örgütlenme bilincinin eksikliği veya "örgüt" sözcüğünün iticiliği değil, aynı zamanda sivil örgütlerin insanlara ulaşma isteklerinin zayıflığı ve insanlara ulaşma yollarını/yöntemlerini bilmeme meselesidir.

Sivil örgütlerin varoluş nedenlerini net belirleyememeden kaynaklanan bir temel sorunları daha vardır. Bunun nedeni de uğruna çalıştıkları kitleden kopuk olmaları, başkaları adına, başkalarının sorunlarına uzaktan çözüm üretme telaşıdır.

Sivil toplum örgütlerinde parasızlık "sanıldığının aksine" bir sorun değildir, parayı elde edecek ve yönetecek kapasitenin olmayışıdır sorun.

Karşıdakini kendimize benzeterek tatmin olma huyumuzdan vazgeçmedik. Bireylerin kendi zihinlerinde çözemedikleri katılımcılık ve demokrasi sorunu, resmi ve sivil alanda, hatta aile içinde diyalog yollarını tıkayan ve katılımcı-demokratik-şeffaf mekanizmaların oluşumunu engelleyen bir sorun olarak karşımıza çıkıveriyor.

Son maddeden yola çıkarak, Bertold Brecht'in Bay Kauner'in öykülerinde, öğrencisi bir gün Bay Kauner'e sorar:

Hocam sevdiğiniz biri için ne yapmak isterdiniz?
Onun bir eskizini yapıp benzetmek isterdim.
Eskizi mi ona benzetmek isterdiniz?
Yok, onu eskize benzetmek isterdim, der Bay Kauner.

Bence bu tüm sorunların temelini oluşturuyor. Başkalarına el feneriyle ışık tutup yol gösterme sevdasından sıyrılıp, aynaya uzun uzun bakıp kendi içimizdeki ışığı bulmamız gerek. Aksi halde sivil alanı iyiden iyiye iktidar alanı haline dönüştüreceğiz. İktidar hırsı paylaşmayı engeller, bu da işbirliklerini olanaksız kılar. Oysa sivil alan rekabetten ziyade işbirliklerinin geliştiği bir alandır. İşimiz kolay değil yani.

Paylaş
Bu web sitesi, STGM tarafından yürütülen ve Avrupa Birliği tarafından desteklenen Etkin Katılım İçin Sivil Toplumun Gelişimi projesi kapsamında yayın yapmaktadır.
Web sitesinin Avrupa Birliği'nin resmi görüşlerini yansıttığı düşünülmemelidir.