STÖ Yardım Masası
Bilgiye Erişim, Danışmanlık ve Aktif Yardım Projesi
Film Köşesi
Facebook Twitter

Express Dergisi - 25.08.2007

Güncelleme Tarihi 13.10.2010

TÜRKİYE KAVRULUYOR

Suya işemenin cezası

Kul sıkışmazsa Hızır yetişmezmiş. Kul fena sıkıştı, duaya çıktı, ama yetişecek Hızır yok. Artık küresel ısınma var, Türkiye’nin sittin senelik altyapı sorunlarına ve kaynaklarının içine etme geleneğine tabiat ananın gazabı da eklenince, haber bültenlerinin birinci sırasına su sorunu yerleşti. Bu noktaya nasıl gelindiğini, şimdi ne yapmak gerektiğini yetkin bir ağızdan, Sunay Demircan’dan dinliyoruz.

Türkiye su zengini bir ülke olmamasına rağmen, neden su konusu gündemimize yeni yeni gelmeye başladı?

Sunay Demircan: Felaketi yaşamadan uyanmayan, uyandıktan sonra da çabuk uyuyabilen bir toplumuz. 1929’da yaşanan şiddetli bir kuraklık ve kıtlık sonunda, şimdiki tartışmaların benzerleri ardından “Sular Umum Müdürlüğü” kuruldu. O zaman da biliniyordu Türkiye’nin su zengini olmadığı ve bir gün yine kuraklık ve kıtlıklar yaşanacağı. Ama ardından yağan ilk yağmur sildi götürdü o yaşananları. Mezopotamya da dâhil bu coğrafya, su yönetiminin ilk başladığı yerler. Aşağı yukarı 9000 yıl önce, ilk sulama kanalları, taşkın koruma, barajlar, hep buralarda başlamış. Sümer, Akad, Babil devletlerinin yükselişi hep suyu yönetme sayesinde olmuş. Gelin görün ki, suyu kötü yönetme sonunda da 1500 yıl gibi kısa bir sürede, o topraklar tuzlanarak elden çıkmış. Tuzlanmayla birlikte tarımsal üretim düşmüş, iktidarlar güçlerini yitirmiş ve Mezopotamya uygarlıkları birer ikişer gömülmüş tuzun içine.  Ne dersi aldık tarihten? Kocaman bir sıfır! Git bak, GAP’da Harran’ın güneyinde 20 bin hektar alan yine tuza boğuldu. Tıpkı dokuz bin yıl önceki gibi yönetiyoruz suyu çünkü. 

Yani nasıl yönetiyoruz?

Bir de bizim pek bir sevdiğimiz laf vardır “su akar Türk bakar” diye. Suyun boşa aktığını anlatmak ister. “Suyumuzu niye değerlendirmiyoruz?” endişesi mühendis mantığını yansıtır. Yeri geldiğinde su akmalı, Türk de bakmalıdır.  Suyun denizlere boşa akmadığı, Nasır’ın Mısr’da Assuan Barajı’nı yapmasıyla ortaya çıktı. Assuan Barajı’nın yapılmasıyla birlikte Nil Nehri, Akdeniz’e taşıdığı toprak zerreciklerini baraj gölüne yığmaya başladı. Dediler ki, “bakın artık Nil berrak akıyor, bundan böyle sular tertemiz akacak”. Ama o tertemiz su dediğin, bizim bardağa doldurduğumuz sudan farksızdı. Çünkü barajdan sonra akan su, artık ölü bir sudur. Suyu canlı haline getiren, içindeki besin maddesi dediğimiz azot, fosfor, potasyum, sodyum gibi minerallerdir. Bu maddeler, toprak zerreciklerinin üzerine yapışarak, doğrudan deltalara gidiyor. Deltalardan dalgalarla kıyılara sürükleniyor. O sırada deniz içindeki hayvansal ve bitkisel organizmaları besliyor. Daha sonra bu toprak tanecikleri dalgalarla kıyılara akıyor ve kıyı kumullarını oluşturuyorlar. Sen baraj yaptığında, denizdeki canlıların besinlerini baraj gölünde tutuyorsun. Sadece Akdeniz’deki sardalya popülasyonunun Assuan Barajı yüzünden yüzde 80 civarında düştüğü biliniyor. Barajlardan sonra kıyılar aşınmaya ve dolayısıyla Nil deltası yavaş yavaş batmaya başladı. Çünkü akarsu, barajdan sonra artık toprak parçacıklarıyla deltayı besleyemiyor. Delta dediğin şey, ırmağın akıtarak kıyıya yığdığı birikintiyle oluşuyor. Mesela Kızılırmak deltası, sekiz-on bin yıllık, genç bir deltadır. Kızılırmak, orta Anadolu’nun topraklarından kum ve kil zerreciklerini taşıyor, Karadeniz’e boşaltıyor, dalgalar onu kıyılara taşıyor ve jeomorfolojik bir yapı, yani delta oluşuyor. Türkiye’nin en verimli tarım alanları da deltalardır. Silifke, Söke, Çarşamba, Bafra ve Çukurova hep deltalardır. Dolayısıyla, baraj denilen yapıların öyle çok da masum olduklarını iddia etmek doğru değil. Yani “su akar Türk bakar” serzenişinden vazgeçmek gerekiyor. Su, gerektiği kadar denizlere akmalıdır. İsteyen de doya doya akan suya bakmalıdır. Ayrıca bilmelidir ki bulanık akan akarsuyun bulanıklığı –istisnalar hariç– pisliğinden değil deltasına taşıdığı besin maddelerindendir. 

Baraj yapmazsak içme suyu ne olacak? Tarımsal sulama nasıl yapılacak?

Güzel bir soru; birincisi, insanların talepleri diğer konularda olduğu gibi su konusunda da dur durak bilmiyor. Elimizden gelse tüm ülkeyi baraj gölleriyle donatıp, her karış toprağımızı sulu tarıma açacağız. Neden? Çünkü zengin olmak istiyoruz. Çünkü daha çok üretip, daha çok tüketmek gibi bir döngü içine girdik ki, tut tutabilene. Bu çılgınlığa ne baraj yeter, ne su. İkincisi, su kaynaklarının yönetimine yeni bir bakış gerekiyor. “Bütüncül yönetim” denilen şey yani. Su kaynaklarının, suya ihtiyacı olan tüm varlıkları, artı iklim, topografya gibi unsurları, artı suyun olduğu bölgedeki insanların sosyal, kültürel ve ekonomik ihtiyaçlarını öngörerek yapılan planlama yaklaşımıdır bu. Suyun bu yaklaşımla, tüm havzası ölçeğinde planlanması ve yönetilmesi lazım. Bunun için de önce kendi hayatlarına “bütüncül” bakabilen insanların suyun başını tutmaları gerekiyor. Bu insanlar ayrıca tüm insanların ve tüm canlıların suya ulaşma hakları olduğunu da kabul etmeliler. Suyun adil dağılımında dirayetli olmalılar. Tüm bunlar olursa, o zaman yapılan su yönetimi planları içinde barajlar da, sulama yapıları da, insanlara ve doğaya en az zararla bitirilebilir. Baraj yapmamak, toprakları sulamamak mümkün değil, ama en az tahribatla işin içinden çıkmayı bilebilelim. Bir de şu var, tarih boyunca atalarımız hep suyla savaşmış. Bu nedenle ABD’de su işlerinden sorumlu ilk kuruluş ABD ordusu içindedir, Sovyetler Birliği’nde de öyleydi. Türkiye’de de DSİ’nin elindeki zırhlı araç donanımı TSK’dan az değildir. Bu doğayla savaş halini terk edip, birlikte yaşama gibi bir niyet içine girebiliyor muyuz, onu sorgulamak lazım.

Türkiye’nin su varlığına dönelim; Türkiye’yi su zengini olarak lanse edenler de var…
Türkiye’nin akarsu ve yeraltındaki bütün sularının toplamı 112 milyar metreküptür. Brüt suyumuz daha fazladır ama bu, kullanılabilir su miktarımızdır.

Kontrol edilebilen su oranından mı söz ediyorsunuz?

Yağmur toprağa düşüp vadilerden akarak akarsulara dökülüyor ve gidiyor. Bir bölümü göllere, bir bölümü denizlere karışıyor. Bir bölümü de sızarak yeraltı sularını oluşturuyor. İşte bu akarsular ve yeraltı sularının toplamı 112 milyar metreküp eder. Ama bu su, dengeli olarak yayılmaz. Yağışlar en fazla Karadeniz’e düşer, ama engebeli topografyadan dolayı, bu hasat edilebilen su değildir. Fırtına deresi gibi, hızla denizlere akıp giden, onlarca dere var. Hızla aktıkları için oralara baraj yapılması mümkün olmuyor. Toroslar’da da yeraltına çok fazla sızma var. Dolayısıyla, Anadolu topraklarına düşen suyun ancak yüzde 50’si barajlarla hasat edilebiliyor.

Bu ne demek?

Bu, sadece Tuna’nın Karadeniz’e bir yılda boşalttığı suyun –220 milyar metreküp– yarısı kadar kullanılabilir suyumuz olduğu anlamına geliyor. Türkiye’deki bütün akarsular, Fırat, Dicle ve Kızılırmak’ı toplasan, Tuna’nın yarısı ediyor. Bu demektir ki, Türkiye’nin öyle ahım şahım bir suyu yok. 112 milyar metreküp suyun yaklaşık 17 milyar metreküpü, karşılıklı anlaşmadan dolayı Fırat’tan Suriye’ye veriliyor. Kalıyor 90 küsur milyar. Bunu Türkiye’nin nüfusuna böldüğümüzde, kişi başına yaklaşık 1250 metreküp kadar su olur.

Kişi başına bin metreküp su düşen ülkeler su yoksulu sayılmıyor. Bu hesaba göre Türkiye su yoksulu değil.

Doğru, ama nüfus arttıkça, su yoksulu olmaya adım adım yaklaşıyoruz. Çünkü Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) 2030’da Türkiye nüfusunun 100 milyon olacağını tahmin ediyor.

Dünyada su eksiliyor mu?

Hayır, dünyada su hiç eksilmiyor. Dünyanın üzerine düşen kar ve yağmur taneleri, su kaynaklarını besliyor. Sonra denizlerdeki, göllerdeki ve biraz da karalardaki sular buharlaşıyor, yağmura dönüşüp tekrar yeryüzüne düşüyor. Bunun adı su döngüsüdür, döngü içinde su eksilmez de, artmaz da.

Sözünü ettiğiniz “doğal döngü”nün kırılmasına neden olan ve adına küresel ısınma denen bir süreç yaşıyoruz…

Suyun doğal döngüsünde bir çatlak olduğunu söyleyemeyiz. Binlerce yıldır su, kendi doğal dengesi içinde dönüyor. Bu dengenin dönüşmesi için insan etkisinin dışında bir şeylerin daha olması lazım ki, su döngüsü değişsin. Küresel ısınma denilen olay, eninde sonunda bir iklimsel değişimdir. Bu ısınmanın sonucunda yeryüzüne düşen su oranı azalmıyor ki, sadece suyun düştüğü yer değişiyor. Genel kabul ediş şu: Kurak alanlar daha kurak, ıslak alanlar daha ıslak olacak! Su, daha önce az düştüğü yerlere daha az, daha fazla düştüğü yerlere daha fazla düşecek. Örneğin Türkiye’de önümüzdeki dönemlerde çok yağış alan Karadeniz bölgesine daha fazla yağış düşecek, İç Anadolu ve Güneydoğu bölgelerine daha az yağış düşecek. Hollanda, İngiltere gibi Kuzey Avrupa ülkelerine daha çok, Afrika’ya daha az su düşecek. Bu dramatik sonuçları olabilecek bir süreçtir. Çünkü suyun dağılımı müthiş dengesizdir.  Su, Kuzey’ın zengin ülkelerine fazlasıyla düşer. Kuzey ülkelerinin hemen hepsi, su açısından zenginken, Güney ülkelerinin hemen hepsi su açısından fakirdir. Afrika kıtası zaten susuzluktan kavrulurken daha da susuz kalacaklar. Var olan su da zaten kirli. Hadi zengin Arap ülkeleri deniz suyunu arıtıyorlar…

Susuz ülkeler neden deniz suyunu arıtarak kullanmıyor?

Çünkü arıtma çok büyük maliyet gerektiriyor. 
Kuzey ülkelerine daha fazla yağışın olması, oradaki dengeleri de altüst etmeyecek mi? Örneğin Hollanda gibi deniz seviyesinin altındaki topraklar daha fazla tehdit altına girmeyecek mi? Diğer yandan, toprağın çok fazla yağış alması verimi azaltmaz mı?
Fazla suyla gelecek ciddi fiziksel tahribatlar bekleniyor, bu doğru. Hollanda, geçtiğimiz beş-altı yıl boyunca çok ciddi inşaat çalışmaları yaptı. Rotterdam gibi delta bölgelerinde ve Kuzey Denizi’nin kenarında, ciddi korkular yaşıyorlar. Rotterdam’ın kıyısına hareket ettirilebilir kapaklarla, denizin içine bariyerler yaptılar. Gerekli olduğunda o kapakları açıp kapatabiliyorlar. Pasifik adalarında da ciddi tehditler var. Fakat geleceğe yönelik projeksiyonlarda çok fazla bilinmezlikler de var. Suya dair tüm verilerin en babası yüz yıllık bir geçmişe sahipken, yüz yıl sonrasını tahayyül etmek o kadar zor ki!

Hazırladığı “Uygunsuz Gerçek” adlı filmde Al Gore, şu andaki küresel ısınmanın daha önceki küresel ısınmalara hiç benzemediğini ve hiçbir zaman bu kadar kısa sürede bu kadar değişimin yaşanmadığını söylüyor…

“Daha önce hiç yaşamamış” yargısına, sadece buzullardaki katmanları ölçerek varıyorlar. Bunlar çok afakî veriler. İnsanoğlu sadece bir -iki bin yıl öncesiyle ilgili tespitler yapabiliyor. Milyonlarca yıl önce nasıl bir sürecin yaşandığını hiç bilmiyoruz ki. Ben, daha önce de bu tür küresel ısınmaların defalarca olduğuna inanıyorum. Ayrıca bir de mikro alanlarda iklimsel döngüler var, kısa dönemlerde yaşanıyor bunlar. Bir ara Elektrik Etüt İdaresi’nin göl seviyeleriyle ilgili verilerini incelemiştim: Türkiye’de bile her 10-15 yılda bir göllerin seviyesinde düşüş ve çıkışların yaşandığı tespit ediliyor. Neden? Çünkü Anadolu, aşağı yukarı her 15 yılda bir kuraklık yaşar ve ondan sonra tekrar ıslak döneme girer.

Ama İç Anadolu’daki pek çok göl, tamamen kurumaya başladı. Tuz gölü tamamen kurudu örneğin. Toprakta verim düşüyor, çölleşme yaşanıyor… Bunu suyun yanlış kullanımına da bağlayanlara ne diyorsunuz?

Orta Anadolu’daki kuraklıkta insan elinin ciddi bir etkisi vardır. Çünkü Anadolu’daki su kaynakları üzerine yapılan abuk sabuk yatırımlar, neredeyse yirmi yıllık geçmişe sahip. Suyun   hiç kıymetini bilemedi, ne suyu yönetenler, ne de kullananlar. Hele Orta Anadolu’daki su kaynakları 1914 de başladı talan edilmeye. Beyşehir’in suyunu Konya’ya taşıdı o zaman Almanlar, Bağdat demir yolu karşılığında. Sonra bizim aklı evveller çıktı sahneye. Hotamış’ı, Suğla’yı, Yarma sazlıklarını birer ikişer kuruttular. Konya havzası  çukur bir tas gibidir. Bu tasın en dibinde Tuz Gölü bulunur. Tuz Gölü’nü besleyen çeşitli kaynaklar vardır. Bunun önemli bir bölümü yeraltı sularıdır. Yüzeyden de bir-iki küçük akarsu Tuz Gölü’ne akar. Ama Tuz Gölü periyodik olarak yaz dönemlerinde yüzde doksan oranında kurur. Daha sonra tekrar kaynaklardan gelen sular o çukuru doldurur ve Tuz Gölü yaklaşık bir buçuk metre derinliğinde su dolu, tuzlu bir göl haline gelir. Bu tüm tuzlu göllerin kaderidir. Çünkü, tuz buharlaşmanın yağışlardan çok olduğu yerde olur. Fakat buraya gelen tatlı su kaynaklarının üzerine baraj yapmaya başladığında (örneğin İvriz ve Mamasin barajları), bütün yüzey sularını kesmiş olursun, Konya zaten Türkiye’nin en az yağmur alan yeri, nasıl dengeleyeceksin? Konya havzasında 20 yılda 30 bin kaçak yer altı kuyusu açıp, DSİ’nin gözünün içine baka baka yeraltı sularını da kurutmuşsun. Sonra da “neden kuruyor bu göl”, diyorsun. Yüzey ve yeraltı sularını bitirerek, gölün doğal kuruma döngüsünü bozup Tuz Gölü’nü yapay bir kuruma krizine sokmuş olduk. Küresel ısınmaolmasaydı da kuruyacaktı.

Siz küresel ısınmanın çok belirleyici olmadığını mı düşünüyorsunuz?

Küresel ısınmanın belirleyiciliğini yadsımıyorum, ama bunun doğal bir evrimin neticesi olabileceğini düşünüyorum. İnsan etkisi ise bunu provoke ediyor sadece. Fuzulî spekülasyon yapıp kuraklıktan para kazanmanın gereği de yok ama.
Eski çağlarda hiç bu kadar su kıtlığı ve su sorunu yaşanmış mı?
Mezopotamya’da Akatlar döneminde üç yüz yıllık bir ciddi kuraklık olduğu, arkeolojik kazılardan biliniyor. Pek çok uygarlık bu yüzden Mezopotamya’yı terk ediyor.

Yeryüzündeki su ve ısı döngüsünün, insan türünün bedensel olarak dayanamayacağı bir raddeye kısa vadede ulaşacağını düşünüyor musunuz?

Şu anda kimsenin umurunda değil ama, zaten bu felaketi yaşamaya başladık. Her yıl en az on milyon kişi, sudan kaynaklanan hastalıklardan ölüyor. İnsanların başına gelmiş en büyük felaketin savaşlar olduğu sanılır. İkinci Dünya Savaşı’nda 62 milyon insan hayatını kaybetmiş. Oysa sudan kaynaklanan kolera dâhil, ishal yapan bağırsak hastalıklarına geçen sene dört milyar insan yakalandı! Dünya nüfusu altı milyar! Geçen sene, Ankara’nın göbeğinde dizanteri geçirdim. Hindistan’da, Çin’de, Afrika kıtasında olağanüstü bir şekilde yaygınlaştı bu hastalıklar. Bu hastalıklardan her yıl 2.2 milyon insan ölüyor. Bunun yüzde 90’ı beş yaş altı çocuk. Her yıl 396 milyon kişi, sudan kaynaklı sıtmaya yakalanıyor. 1.3 milyon kişi de sıtmadan ölüyor. Bunun da yüzde 90’ı, beş yaş altı çocuk. Her yıl altı milyon insan trahoma nedeniyle kör oluyor. Sadece Bangladeş’te her yıl 28 ile 35 milyon insan, içme suyundan, kabul edilir sınırların üzerinde arsenik alıp zehirleniyor. Bugün dünyada yaşayan insanların 2.6 milyarı, sağlıklı içme suyuna sahip değil veya hiç suya ulaşamıyor. Susuzluğun sonuçlarından biri de açlık. Bugün dünyada bir milyar insan açlık sınırının altında yaşıyor. Her gün 16 bin çocuk, açlık nedeniyle ölüyor. Çünkü susuzluk nedeniyle tahıl üretimi sınırlı kalıyor. Demek istediğim, sudan kaynaklanan hastalıklardan her yıl on küsur milyon insan ölüyorken, zaten dayanılmaz raddeye varılmıştır. Kuzey ülkelerinin bu konuda bir derdi yok. Çünkü orada su bitmeyecek ve hepsinin zaten arıtma sistemleri  var. Oralara su nedeniyle açlık ve hastalıklar gelmeyecek. Nüfusları da artmıyor. Küresel ısınmanın da etkilerini katarak söylersek, suyla ilgili temel sorunu, zaten hastalıktan, açlıktan dökülen yoksul Güney ülkeleri yaşayacak. Yaşıyorlar da zaten.

Bu dengesizliğin sebebi kim veya ne? Bu noktaya nereden ve nasıl gelindi?

Suyun dünya üzerindeki dengesiz dağılımı tamamen doğal bir olay. Ama eskiden Güney’in nüfusu bu kadar yoğun değildi, az yağış da ihtiyacı karşılıyordu. Tüketim alışkanlıklarının değişmesi suya olan talebi çok artırdı. İnsanın doğayla olan ilişki biçimlerinin değişmesiyle başladı tüm sürecin değişmesi.

Bizdeki su yönetimi ne durumda?

Türkiye’de su yönetimi diye bir şey yok. Suyla oynanıyor. Su üzerine yapılan bir sürü ölü proje var. Bunların en tipik olanı da Aksaray’da yapılan Eşmekaya barajıdır. Ben o zaman Doğal Hayatı Koruma Derneği’nde çalışıyordum ve bunun durdurulması için dava açtık. Mahkeme, bunun bir kamu yararı olduğunu ve kamu yararına karşı dava açılamayacağını söyleyip reddetti davamızı. Oysa bunların hepsi taammüden işlenmiş cinayettir. Gidin bakın Eşmekaya barajına, içinde damla su yoktur. Oysa eskiden orası sazlıktı, binlerce hayvan orada otlardı. Şimdi ne sazlık kaldı, ne de hayvan. Dünyanın parası da boşa gitti. DSİ’ye göre 700 milimetrenin üzerinde yağış alan yerlere sulama projesi yapılmaz, 770 milimetre yağış alan Çarşamba ovasına tirilyonlar yatırıp sulama projesi yaptılar. Neden? Çünkü o zamanki iktidar partisi öyle istedi. Geçenlerde DSİ’nin Konya Bölge Müdürü açıkladı; “Konya Ovası’nın suyu bitiyor, çünkü yirmi bin kaçak kuyu var” diye. Biter tabii. Sen 25 senedir kaçak kuyuların açılmasına göz yumar ve sonra da utanmadan “kaçak kuyular var, sular bitiyor” dersen, sormazlar mı sen necisin? diye. Bu yapılan su yönetimi değildir. Bizimkiler suyla oynuyorlar o kadar! 

İnsanlar kuyu açmazsa, su ihtiyaçlarını nasıl giderebilirler?

İşin temeli suyun akılcı kullanımıdır, ki bunun içinde talebin planlanması yatar. Talep planlanmazsa, her isteyene istediği kadar su vermeye kalkarsan bunun sonunu getiremezsin. Mantıksız mühendisliğin sonucunda allahın suyu, allahın sevgili Konya’sını gün gelir terk eder. Bir gün Konya’da buğday tarlasını anlamsız yere suya boğmuş köylüleri gördüm. “Neden bu kadar su veriyorsunuz?” dediğimde, yukardaki elektrik tellerine attıkları kancaları gösterip, “abi su bedava, elektrik bedava, sulamayıp da ne yapalım” diye sırıta sırıta baktılar yüzüme.  Kadir kıymet bilmemek dediğim şey bu. Doğanın değerini bilmezsen, alır başını gider gün gelince. Kimse sana kuyu açıp su çıkartma demiyor, bari hiç olmazsa haddini bil. Bu hoyratlığın bir cezası olmalıydı. Hep beraber çekeceğiz.   

“Mantıksız” mühendisliğin nedeni ne?

Bu, “Türkiye’de erkekler neden kadınları döver” sorusuna benziyor. İnsanların ne birbirlerine ne de çevrelerine karşı kadir-kıymet bilirliği kaldı. Eskiden su kutsaldı. Orta Asya topluluklarında, hatta günümüzde Türkiye’deki bazı heterodoks topluluklarda suyun dışkıyla kirletilmesinin, suya işenmesinin cezasının ölüm olduğu zamanlar da olmuş.  Eskiden su da, ağaç da, toprak da kutsaldı. Değerliydi. Bektaşi boşuna anam toprak, babam gök dememiş. Doğurganlığı simgeler çünkü toprak. Ya şimdi? Ne suyun ne toprağın değeri kaldı. Peki, ne oldu da insanlar bu kadar kısa sürede değiştiler? Bence temel neden kanımıza giren tüketim zehiri. Bağımlılık yapan, lanet bir şey o. Her gün TV’lerde, ilanlarda, gazetelerde veriliyor bize. Suyun kutsallığını kim takar bu keşmekeş içinde? 

Yıllardır çeşitli araştırma grupları su savaşlarının çıkacağını söylüyor, ama henüz bir su savaşına tanık olmuş değiliz. Sizce su savaşları ne kadar yakın?

1993’ten beri su üzerine çalışırım ve bildim bileli su savaşları hakkında senaryolar okurum. Hâlâ bekliyoruz ama su savaşı çıkmadı!

Çıkabilir mi?

Suyun çıktığı yerle döküldüğü yerin ekonomik durumu farklıdır. Suyun doğduğu yer, suyun akıp boşaldığı yere göre çoğu kez daha zengindir. Mesela Fırat ve Dicle’nin çıktığı yer Türkiye, döküldüğü yer ise Suriye. Suriye zengin bir ülke olsaydı, Türkiye bu iki nehir üzerine bu kadar kabadayılık yapamazdı. Colorado ve Rio Grande ABD’de doğar, Meksika’ya akar. ABD istediği gibi kullanır o suları, kalanı verir aşağıdakilere. Bazen de tam tersi olur, Nil’deki gibi. Etiyopya Mısır’dan daha güçlü olsaydı Mısır zor bulurdu o kadar suyu kendi topraklarında. Su savaşları kimin arasında çıkacak ki! İsrail, gitti Golan Tepeleri’ne oturdu. Oradaki üç-beş su kaynağına el koydu. Araplar bir-iki kere bu su kaynaklarını geri almak için savaşa yeltendi, ama yapamadılar. Çünkü İsrail ordusu daha güçlüydü, vermedi su kaynaklarını. Su savaşları belki de bu nedenlerle olmuyor.

Su dengesizliğindeki artış yeni bir kavimler göçüne neden olabilir mi?

O da çok zor artık. Susuzluk demek açlık, yoksulluk, cahillik, hastalık, perişanlık demek. Avrupa ve Amerika, Japonlar da dâhil, sınırlarının çevresine ciddi bariyerler ördüler. Tıpkı Türkiye’deki büyük şehirlerde hızla artan korunaklı siteler gibi… Sitenin kapısından giremiyorsun. Nüfus kâğıdın bile yetmez, o sitelere girebilmen için. İlla siteden biri telefon edecek kapıdaki güvenlikçiye, o zaman girebilirsin. Arkadaşına sürpriz bile yapamazsın. Çünkü onun haberi olmadan asla o siteye giremiyorsun. Amerika resmen kocaman bir beton duvar ördü Meksika sınırına! AB ülkeleri artık kimseyi almıyor. Kanada’da içinde okulu, alışveriş merkezi, her şeyi olan izole kentçikler oluşmaya başladı. Dışarısı, onlar için yoksulların, yasa dışı yaşayan insanların, AIDS’lilerin, teröristlerin dünyası olarak görünüyor. Orada yaşayan o izole kabileler, susuzluktan dolayı Güney’den kaçacak yoksulları istemiyor. Onları kendi yoksul ülkelerine hapsetmenin yollarını arıyor. Onun için de Güney halklarını kendi bölgelerinde tutmaya yönelik ufak tefek projeler gerçekleştiriyorlar. Un yolluyorlar mesela çuvallarla, ama bir yandan da aynı ülkelerdeki iç savaşları kışkırtmayı ihmal etmiyorlar. Bir elden mayın satıyorlar, bir bakıyorsunuz bir gün Belçika elinde kalan üretim fazlası sütlerini bağışlıyor çocuklara. Bu şekilde Güney’deki insanları ne zengin ediyorlar, ne de yoksulluktan top yekûn ölmelerine izin veriyorlar. Çocukların bilye oyununu bilirsiniz. Çocuklarla bilye oynuyorsunuz, fakat kabadayısınız. Bütün bilyeleri, çocukların kafasına vurarak alabilirsiniz. Ama öyle bir durumda oyun oynayacağınız kimse kalmıyor, bu sizi de mutsuz ediyor. Onun için ellerinden aldığınız onlarca bilyeden birkaç tanesini dağıtıp çocuklarla oyun oynamayı sürdürüyorsunuz.

Çocukların bir araya gelip kabadayıya kafa tutması ihtimali de yok mu?

Keşke olsaydı, ama sistemin kendi anarşistini yaratma ve kontrol altında tutma gibi hayranlık verici bir yeteneği var. Zengin ülkeler, el altından küreselleşme karşıtı gruplara ciddi destekler veriyorlar. Küreselleşme karşıtlarının eylemlerini yer yer bunlar finanse ediyor mesela. Çünkü kimlerin nereye kadar gideceğini bilmek istiyorlar.

Güncel konuya gelelim: Ankara’daki su sıkıntısını neye bağlıyorsunuz?

Bütüncül bakmanız gerekiyor her şeye. Doğa soğan gibi tabaka tabakadır çünkü. Bu tabakaları insanlar, topografya, hayvanlar, iklim, kültürel ve sosyal hareketler, hava akımları vs, oluşturuyor. Bu değerleri göz önüne alarak çalışma yürütmüyor ve doğayla ittifak kurmuyorsan, doğa seni bitirir. Türkiye’de şimdiye kadar suya dair yapılmış tüm projeler tek yönlüdür. Suya dair projelerin içinde çok ciddi politik suiistimaller de vardır. Ankara’ya Kızılırmak’tan su getiriyorlar şimdi. Kızılırmak’ın suyu pis ve kullanılabilir özellikte değil. Sadece ben değil, tüm otoriteler de bunu söylüyorlar zaten. 

Kızılırmak neden pis?

Çünkü Kızılırmak’ın içinde flor ve klor gibi minerallerin oranı yüksek. İnsan katkısı bir yana, tuzlu bir su. Bu suyun arıtması da basit sistemlerle olacak gibi değil. Ankara’nın şu anki arıtma sistemi bu ihtiyacı karşılayacak düzeyde değil. Dolayısıyla, Kızılırmak’ı içme suyuna çevirecek bir arıtma sistemine sahip değiliz. Ama Ankara’daki aklıevvellere göre Kızılırmak’ın suyu alınır, var olan temiz sularla birleştirilir ve bu şekilde seyreltilirse, insana zarar vermesinin önüne geçilir. Bu, acil önlem olarak düşünülüyor. Daha sonra Gerede’den su getirecekler. Bir yılda su hattı yapılacak, bir yılda da baraj dolacak, etti iki yıl. İstanbul da tuttu, Sakarya’daki Melen Çayı’ndan, Istırancalardan, ta Bulgar sınırından su getiriyor. Bunlar havzalar arası su transferidir ve çok ciddi işlerdir. Boru döşedim ve suyu getirdim mantığıyla iş yapıyorlar. Ama bu böyle olmaz. Çünkü suyu aldığın yerin, eksilen su yüzünden ne tür tahribatlar yaşayacağını hesap etmiyorsun. Oradaki kültürel ve biyolojik çeşitliliği, insanların ekonomik durumlarını değiştiriyorsun. Kızılırmak’tan su alırken, Bafra ovasındaki insanlara soruyor musun? Kızılırmak’tan şu kadar su alıyorum, halin nice olacak diyor musun? Oradaki ekosistemi ne hale sokacağını hesap ediyor musun? Günübirlik çözüm arayışlarının peşine düşüp makro düzeyde bakmazsan batarsın.

Sadece Ankara’nın değil, bütün Türkiye’nin ciddi bir su yönetim planına ihtiyacı var.

Sizin öneriniz nedir?

Tarımda çok ciddi su israfının yapıldığını düşünüyorum. Tarımcılar ve DPT, 8.5 milyon hektar arazimiz sulu tarıma açılacak diyor. Bunlar abartılmış rakamlar. Doğrusunu söylemeye kimsenin dili varmıyor. Bu kadar sulanabilir arazimiz yok. Bu rakamları prestij meselesi yapmaktan kurtulmalıyız. İkincisi, DSİ politik girişimlerden arındırılmalı, bağımsız, özerk bir kurum haline getirilmeli ve Türkiye’nin bütün su yönetimi DSİ’ye bağlanmalıdır. Türkiye’de 10’dan fazla sudan sorumlu kuruluş vardır ve hiçbiri bir diğeriyle geçinemez. Ayrıca tarımda kurak bölgelerde suya çok ihtiyaç duyulan ürünlerden vazgeçilmesi ve sulama teknolojisinin değişmesi lazım. Çünkü açık kanallarla yapılan sulamada ciddi su kaybı yaşanıyor. Elektrik hatlarının eskiliğinden dolayı yaşanan elektrik kaybının çok daha ciddisi, suda yaşanıyor. Kanallardan su sızıyor, buharlaşma oluyor. Onun için kapalı borularla ve damla sulamayla yapacaksın bu işi. Bir de tabii, en önemlisi, tüketim alışkanlıklarımızı, yaşam biçimimizi değiştirmemiz lazım. Ona buna akıl verip, başkalarını değiştirmek yerine dönüp kendimize bakmamız, kendimizi değiştirmeye çalışmamız lazım. Bunları yapmadıkça DSİ’yi de değiştirsek, yasaları da değiştirsek, kafaları değiştirmediğimiz sürece hepsi boş olacak. Adettendir bir de son söz söylenir ya, diyelim ki,  suya bakmanın, suyu dinlemenin de keyfini bilip tadını çıkartmamız lazım. Yoksa iyiden iyiye umutsuzluk saracak etrafımızı.

Söyleşi: İrfan Aktan

Paylaş
Bu web sitesi, STGM tarafından yürütülen ve Avrupa Birliği tarafından desteklenen Etkin Katılım İçin Sivil Toplumun Gelişimi projesi kapsamında yayın yapmaktadır.
Web sitesinin Avrupa Birliği'nin resmi görüşlerini yansıttığı düşünülmemelidir.