STÖ Yardım Masası
Bilgiye Erişim, Danışmanlık ve Aktif Yardım Projesi
Film Köşesi
Facebook Twitter

Buğday – 31. 07.2005

Güncelleme Tarihi 12.04.2011

STGM’nin Gözünden

Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi’nden mezun olan Sunay Demircan, Pancar Ekicileri Kooperatifi’nde başlayan iş hayatını Doğal Hayatı Koruma Derneği, ardından da GAP İdaresi’nde sürdürdü. İki yıldır Avrupa Birliği desteği ile yürütülmekte olan Sivil Toplum Geliştirme Programı (STGP) yöneticisi ve Sivil Toplum Geliştirme Merkezi Derneği’nin kurucu üyesi.

DÜNYANIN ve Türkiye’nin en önemli üç sorunu nedir sizce?

Dünyanın üç sorunu diye söylemek zor ama bugün ve geleceğe yönelik en büyük tehdit olacağını düşündüğüm sorunun “eşitsizlik” olduğunu söyleyebilirim. Eşitsizlikten kastettiğim, refah toplumunda yaşayan bireylerin yoksullarla refahı paylaşma konusundaki isteksizlikleri. Böyle bir sorun elbette insanlık tarihi boyunca başımızdan eksik olmadı ama her geçen gün de yeni araçlarla piyasaya çıkıp, yeni modeller üretmede pek bir başarılı. 

Evet, artık biliyoruz ki refah bağımlılık yapıyor. Bir defa alıştın mı bırakamıyorsun. “Hep olsun, daha da olsun, artarak olsun” istiyorsun. Hal böyle olunca da refahın sürdürülebilirliği uğruna birbirimizin boğazına sarılmaktan çekinmiyoruz. Eller, kollar başkalarının kaynaklarına uzanıveriyor; çalıp, çırpma başlıyor. Bir yandan da bu talana “demokrasiyi yerleştirmek gibi” kılıflar bulunuyor.

Kötümser olmak istemiyorum ama kimi örnekler üzerinden hareket ederek, aklıma gelen sorularla da canımı sıkmaktan geri duramıyorum. Örneğin, Sam Amca’nın torunları yılda kişi başına 800 kilo tahıl tüketiyor.

Ekmek sevdalısı biz Türkler ve kafalarını makarna tenceresine gömmüş İtalyanlar 450 kilo tahıl tüketirler. Hindistan’da 200 kilo, Kara Afrika’da ise bu rakam 60 -70 kiloya inebiliyor. Tahıl tüketimi içinde sadece insan değil, hayvansal besin için tüketilen tahıllar da var.

2030 yılında dünya tahıl üretiminin 2,1 milyar ton olması bekleniyor. Yani, 25 yıl sonra her bir kişi bir ABD vatandaşı kadar tahıl tüketmeye yeltenirse, mevcut üretim ancak 2,5 milyar insanı besleyebilecek. Nasıl olacak? Para onlarda, tatlısu ve dolayısıyla sulamayla gelen tarımsal üretim de onlarda, teknoloji de, kapasite de, akıl da fikir de onlarda. Hepsinden de öte bu saydıklarımı küresel ölçekte yönetecek güç de onlarda. Şimdi, hal böyleyken, sen kalkıp ABD vatandaşına “Afrikalı aç kalıyor, biraz boğazından kes ey Joni!” diyebilir misin? Hani sen dersin de, o seni dinler mi? Boğazından kesmediği gibi, tüketim denilen laneti bizim kanımıza da bulaştırıp, işi zıvanadan çıkartmanın yollarını arıyorlar. 

Eskiden de böyleydi tabii. İngilizler Hindistan’a çay satmak için Hintlileri çay içmeye, Çin’e afyon satmak için Çinlileri afyon içmeye alıştırdılar, şimdi de cep telefonu, araba, televizyon, patates cipsi, kola, hamburger, sigara gibi ürünlerle giriyorlar kanımıza. Kuzeyli güneyliyi refahını paylaşmak için bir ortak olarak görmedi hiç ve bundan sonra görmesini beklemek de safdillik olur. 

Parası, kaynağı, toplumsal dönüşüm yeteneği olmayan ülkelerin sürekli nüfus artışı gibi bir sorunları da var. Üstüne bir de bu ülkelerdeki demokrasi zafiyeti eklenirse bu dengesizlikte birilerinin işleri çok daha kolaylaşıyor. Kuzeyin refah ülkeleri bir yandan güneyin kaynaklarını yönetmenin peşinde koştururken, diğer yandan da yoksulların kendi mahallelerinde oyun oynamasından huzursuz oluyorlar. Kapısının dibinde sürekli çoğalan, sümüklü çocukları olan, pislikten kokan, kural tanımayan, laftan anlamayan insanların dolaşmalarından rahatsızlar. Bu huzursuzluk neticesinde, kuzeyliler daha da izole hayat koşulları yaratmaya başlıyorlar.

Kanada’da, ABD’de şimdi uydu şehirler kuruluyor, çevresi de duvarlarla çevrilip içine yabancılar sokulmuyor. Bugün adacıklar halinde var olan uydu kentler, bir süre sonra korunaklı ada ülkeler haline mi gelecek?

O ülke, vatandaşına “öteki” kavramını iyice belletecek. Bu arada ötekinin düşman olduğu, kendi yaşam alanlarından uzak tutulması gerektiği anlatılacak her fırsatta. Ülke sınırlarında elektronik gen tarayıcıları vs. konulacak. Al sana post modern nazizm! Bunu medeniyetler çatışması olarak görmüyorum, refah bağımlılığından kopamamanın bir tezahürü gibi geliyor bana.

Sorun aslında çok basit. Su, petrol, gen kaynakları, toprak gibi doğal kaynaklar artmıyor, aksine her geçen gün azalıyor ya da tahrip oluyor. Diğer yandan da bu kaynaklara ihtiyacı olan nüfus artıyor. Kaynakları kullanım biçimleri değişiyor. Daha çok insan sabah kahvaltısında süt içmek istiyor, daha çok insan duş almak istiyor ve daha çok insan araba sahibi olmak istiyor. İyi ama bu mümkün değil. Eldeki kaynak hepimize yetmiyor. Hele de aramızdaki doyumsuz dünya vatandaşlarını düşünürsek…

Karamsar ama gerçekçi bir çerçeve... Bugün bir takım çabalar var. Sivil toplum, demokratikleşme, ekonomisine göre sınıflandırılmış ülkeleri yöneten bazı tanımlamalar var; kimisinde katılımcı demokrasi istenilen düzeyde değil dediniz. Çin, Hindistan gibi ülkelerde katılımcı demokrasi olmadığı için umutsuz bir resim var. Zengin ülkeler de refahından ödün vermiyor, o zaman bunun çözümü ne? Sivil toplum hareketinin bütün ülkelerde fark yaratacak bir gücü var mı? Olası gördüğünüz bir çözüm senaryonuz var mı?

İki ayrı senaryodan söz etmek olası… İyimser ve kötümser. İyimser senaryoda diyebiliriz ki, küreselleşme kaçınılmaz olarak beraberinde aktif yurttaş olma gibi bir bilinci de etrafa yaymaya başladı. Bu kimi zaman küreselleşmenin olumsuzluklarına direnerek oluşuyor, kimi zaman da kuzeyin teknoloji, deneyim ve bilgi transferi ile. Kötümser senaryo ise, kötü hakikaten. Buna göre insanlar birileri tarafından çizilmiş bir “yarın” hayali peşinde koşturuyorlar.

Mutlu olmanın neye benzediğini de, araçlarının ne olduğunu da birileri tarif ediyor. Bu illüzyona biz de giriyoruz ve bir süre sonra kalkıp başkalarına mutlu olma reçeteleri yazmaya başlıyoruz. İşin özünde ise bunlar dünyada tek bir matbaada basılmış, matbu reçeteler. Bu çok rahatsız edici bir şey, farkına vardığın zaman da kötü oluyorsun. Sen de bir şekilde bu sistemin, belirlenmiş şekli ile hareket etmesini sağlayan parçalarından birisin. Görev tanımını birileri yapmış.

Peki kötü senaryodan devam edersek, neden böyle sizce?

Eskiden Yunanlılar doğayı, durmadan devinen, zeki, hem de şaşılacak denli düzenli işleyen, üstelik ruhu da olan canlı bir yaratık olarak tanımlarlardı. Buna karşılık Rönesans’ın aklıevvelleri, bu yaratığın ruhunu çıkartıp, saat gibi çalışan cansız bir makine olarak yorumlamaya başladılar. Bu makineye de insanoğlunun hâkimiyetini, kontrolünü öngördüler. O gün, bu gün dünyayı mekanik bir düzenek olarak kabul eden zihniyet, bunun çarklarını oluşturup, istediği ayarda çalışmasını sağlamak istiyor. Bu istek sonunda da, doğayı kontrol etmek, doğa içindeki her unsuru (insan dahil) yönetmek gibi bir yetkiyi kendisinde görüyor. Luthercilerin katoliklere karşı ayaklanmasının temelinde dahi üçüncü dünyanın talanına izin koparmak vardı.

Sivil toplumun buradaki rolüne gelince: Bireyin yaşam hakkını savunan, özgürlükçü, katılımcı demokrasinin özünde, örgütlenmiş bir sivil toplum temel rolü oynuyor. Güçlü bir sivil toplumun özünde de, sorununu bilen, çözüm önerisini geliştirebilen ve bu yönde örgütlenme iradesi sergileyen aktif yurttaş var. 

Birey şayet aktif yurttaş haline dönüşememiş ise, onun yerine, onun sorununu çözmek adına (ki bunu da başkaları tanımlıyor) birileri sahneye çıkıp sivil toplum örgütü kuruyor. “Orada bir vatandaş var uzakta, gitmesek de görmesek de bizim vatandaşımız…” Toplumsal evrime ters işler bunlar. “Ali topu at”, “Oya ip atla”, “Bak Hatice bu demokrasi, al oyna”, “Mustafa al dernek kur, bak ne cici dernek”… 

Tüm dünyada bir demokrasi ve sivil toplum atağı var. Güçler teyakkuza geçmiş halde. Her yerde katılımcılık, her yerde sivil toplum… İyi de, bu işin bir talep doğrultusunda, tabandan gelmesi gerekmiyor mu? Dediğim gibi, iyimser senaryoda bu örgütlenmenin doğal süreç içinde çalışması ve insanların tabandan örgütlenerek haklarını talep etmeleri gerekiyor. Ama sistemi ademoğlu işletecekse, öyle olmuyor. Yukarıdan müdahale gerek. Bu defa da bir sivil toplumcu elitizmi oluşuyor. Tıpkı cumhuriyetle birlikte başımıza oturan siyasetçi eliti gibi. Araya küçük bir iyimserlik parçası eklemek gerekirse: Yıllardır, inatla asılı kaldığı dalda çürüyüp, yere düşmek üzere olan siyasetçinin yerini sivil toplumcu alıyor. Yanlış, ama güzel… Evrime ters ama ilerisi için umut verici diyebiliriz. Özendirici bir rol oynuyor yerelde. Politikada olduğu gibi, sivil toplumda da elit dükalıklar kurulacak (zaten varlar), sonra onlar bir yerde duracaklar, tıpkı bugün batıda olduğu gibi, farklı misyonlarla donanacaklar. Diğer taraftan da bunlardan kopan küçük örgütler kurulacak, daha yerelde aktif olan.

Ondan sonra mahalle, semt dernekleri kentlerin yönetimine talip olacaklar. Meslek odaları ülkenin politikalarında etkin hale gelecekler. Bu hormon destekli bir sivil toplum evriminin gidişatı…

Kötümserliğin diğer bir kanadı, sistemin kendi alternatifini içerisinde yaratması. Düzenli çalışan mekanik sistemin her bir parçasını kontrol altında tutmak istiyorlar. Bilmek istiyorlar, anarşistim, faşistim, komünistim, teröristim, bilim adamım, nerededir, bugün ne yapıyor, ne yiyor, ne içiyor. Onun için de her bir biçim ve renkte örgütler kurup, paralarını veriyorlar. ABD Irak’ta hükümet mi kuracak, işi ihaleye çıkartıp bir sivil toplum örgütüne veriyor. Her ne kadar ihaleyi kazanan vakfın kurucuları resmi kişilerse de, adı sivil. Sistem karşıtı düşünürler ülke ülke dolaşıp kuzeyin düzenini eleştirirlerken, paralarını yine o ülkelerin resmi/sivil kaynaklarından alıyorlar.

Bu bir trend. Sivil toplum sektörleşme sürecine girerek yer yer yozlaşıyor. Bu da kaçınılmaz.

Nitekim bizde de başladı böyle örnekler. Küçülen devletin bıraktığı görevleri sivil toplum örgütleri üstlenecek. Bu alanda oluşan nişi kapmak için herkes bu kispeti giyip atılıyor er meydanına. Ama bence bu da bir süre sonra yerine oturacak. İnancı yitirmemek gerek. Yaptığın işin bir şeye yaradığının farkındaysan, heyecan duyuyorsan işler iyi gidiyor. Ama bazen, görüyorsun ki senin kurduğun ülkü aslında birilerinin yazıp da önüne koydukları tablet. Plastik plastik kavramlar… Bu kolaylıkla düşülebilecek bir girdap. Kendi modelini oluşturamazsan, sana model çizecek biri hemen ortaya çıkıyor.

Öyleyse, sivil toplumu bekleyen tehlike bireyin kendini yenilemesi, dönüştürmesiyle mi ortadan kalkabilecek?

Evet. Diğer yandan da insanların sorundan besleniyor olmaları korku veriyor. Her insanın kuşkusuz küçük de olsa egosu var. Egolardan tamamen arındığında ona ermiş diyorlar halk arasında. Ama ne yazık ki dünyadaki ermişlere göre erememişlerin sayısı çok fazla. Şimdi, doymak bilmez egoların gezinti alanlarından biri de sivil alan. Bu kimi zamanlar tehlikeli sonuçlar doğurabiliyor. Bir sorunu çözmek üzere örgütün başına gelen kişi, bir süre sonra egosuna esir düşüyor. Sorun olduğu sürece başköşelerde, her yere davet ediliyor, devlet başkanları dahi seni arıyorlar. Kitaplar yazıyorsun, insanlar seni dinlemek için salonlara doluyor. Karizman bir biçimde cinsel cazibe haline bile dönüşebiliyor. Bir süre sonra bu hayattan vazgeçmektense, sorunun bir biçimde sürmesi isteniyor. Soruna yeni modüller ekleniyor. Çözüme direniliyor.

Her gün dogmalar uydurulup, onlara tapılıyor. Burada çok önemli bir denge de var. Yani sorunu yaratanla, soruna karşı savaşan arasındaki sihirli dengeden söz ediyorum. Adeta taraflar arasında simbiyotik (birbirinden faydalanan-al gülüm ver gülüm durumu) bir ilişki var. Bu da başka bir girdabı ifade ediyor.

Çözüm, insanın egolarından arınıp kâmil insan olması. Egolarından arındığın ölçüde gerçek sivil oluyorsun bence. Refah konusunda da bu böyle. Mevlâna gibi, Buda gibi ermiş kişiler olup kendi çevrelerine örnek olmaları gerekiyor, kâmil insan olmaları gerekiyor sivil toplumcuların. Yani refahın, mutluluğun bize yutturulmuş haplarla ya da çizilmiş tablolarla anlatılan bu şablonların dışında başka bir şey olduğunun insanlara anlatılması lazım. Bunun için de bunu anlatacak insanların birazcık ermesi gerek. Çok mu ütopik şeyler söylüyorum?

Yeryüzündeki cennetin bize anlatılan şey değil; başka bir şey olduğunu, sevginin başka bir şey olduğunu, insan ilişkilerinin başka bir şey olduğunu birilerinin anlatması gerek. Ancak o zaman insanların yapay cennete doğru yaptıkları yarış ortadan kalkacak ve o zaman belki bu rekabet bitecek.

Egosuna esir düşmeyen insanlar yeni bir model mi?

Yeni bir model değil tabii ki; benim anlattığım 4 – 5 bin yıldır, bizim bildiğimiz tarihten bu yana olan modeller. Mısır’da hermetik inançlarda da, eski Hint inanışlarında da var, Güney Amerika’da da var, İslamiyet içerisinde tasavvufta da var. Batıni düşünce tarzı bunu bir şekilde zamanında sağladı fakat bugün çok enteresandır ki burada da iş zıvanadan çıktı. Yani batıni topluluklara baktığımız zaman onların içerisinde de liderlik kavgaları, iktidar mücadeleleri var… Demek ki insan kendi ile olan sorununu halledemedi daha.

Eskiden nasıl hallediyorlardı bilmiyorum ama çok merak ediyorum, iyi bir araştırma yapılabilse, ezoterik olduğunu iddia eden gruplar hakikaten ne kadar saf ve iyi niyetli bunu sürdürüyorlar ve inançları ne kadar temiz? Çünkü benim tanıdığım bütün gruplarda örgüt içi ve kişiler arasında alan çatışmaları oluyor. Refahın tadı onların da damaklarına yapıştı herhalde.

Bu normal insan için bir hayal olabilir ama ezoterik inanç içerisinde yaşayan ve inisiye (bir nevi yavaş yavaş, pişerek gelişme) olarak bir yerlere gelen tasavvuftaki bilgeler gibi, ne bileyim Bektaşi tarikatındaki dedeler gibi yaşayarak o düşünce ile bugün insanlara ışık vermek isteyenlerin cemaatte lider olmak için lobi yapmak gibi çabalarını kabul edemiyorum. Onlar da mı teslim oldular? Ellerine tutuşturulan resme onlar da mı kandılar? Bu bana korku veriyor. Sistem onları da teslim alacak güce eriştiyse, hep birlikte bunun kaçınılmazlığını kabul etmek gerekecek.

Çözüm yine bireyin kendi içinde saklı. Önce kendimizle olan sorunu çözeceğiz. Biraz ruhumuzu terbiye etmenin çarelerini arayacağız, biraz da benim söylediklerimin aslında kötü senaryolar olduğunu, insanlığın hiç de bu denli çıkmazda olmadığını bileceğiz.

http://www.bugday.org/portal/haber_detay.php?hid=813

Paylaş
Bu web sitesi, STGM tarafından yürütülen ve Avrupa Birliği tarafından desteklenen Etkin Katılım İçin Sivil Toplumun Gelişimi projesi kapsamında yayın yapmaktadır.
Web sitesinin Avrupa Birliği'nin resmi görüşlerini yansıttığı düşünülmemelidir.