Birlikte
STÖ Yardım Masası
Bilgiye Erişim, Danışmanlık ve Aktif Yardım Projesi
Film Köşesi
Facebook Twitter

Bir yıl sonra Fukuşima

Güncelleme Tarihi 13.03.2012
Etiketler: makale

Fukuşima Daiçi nükleer felaketinin birinci yılı dolarken, nükleer enerjinin yarattığı zararları örtbas etmek de hiç olmadığı kadar kapsamlı bir iş olmaya başladı. Bu yüzden, bu büyük yalan nükleer enerji girişiminin başından beri ayrılmaz bir parçası oldu.

Nükleer enerji destekçileri, her ne kadar hükümet belgeleri facianın boyutunun büyüklüğünü doğrulasa da nükleer santral kazalarının ciddiyetini fazla önemsemediler. 1960’larda Brookhaven Ulusal Laboratuarı tarafından hazırlanan ve Atom Enerjisi Komisyonu tarafından yayınlanan WASH-740 (Büyük Nükleer Santrallerin Bölgesel İmkan ve Sonuçları) raporunun güncellenmiş versiyonunda defalarca şu söylendi: “Nükleer bir afetin etkileyebileceği alanın muhtemel boyutu, ABD’nin Pensilvanya eyaleti kadar geniş.”

Nükleer santralle ilgilenen her ülkenin, bunu askeri amaçlı kullanması ve santral personelini nükleer silah üretimi için eğitmesi gayet iyi bilinmesine rağmen nükleer çalışmaları, “barışçıl atom çalışmaları” olarak lanse edilmeye devam etti. Destekçiler, radyoaktivitenin etkilerini önemsiz gibi gösterip, bunun insanlara zarar verebilmesi için ancak belli bir sınırı aşması gerektiğini öne sürdüler. Ancak radyoaktivitenin herhangi bir miktarının insanı hasta etmeye ve öldürmeye yeteceği açık bir şekilde ortaya kondu.

Nükleer enerjinin çok daha ucuz olduğunda ısrar ettiler.

Nükleer enerji gerçekleri, artık hiç olmadığı kadar ortaya kondu. Hem de Çernobil ve Fukuşima nükleer felaketleri yüzünden...

Tabii büyük nükleer yalanı da hiç olmadığı kadar büyüdü.

RAPORLARLA BÜYÜK YALAN

Örneğin, ABD hükümetinin, son haftalarda, nükleer santral kazalarının gerçek sonuçları üzerine hazırladığı karşılaştırmalı analiz bu yalanlama çabasına iyi bir örnek. ABD Nükleer Denetleme Kurulu için Enerji Bakanlığı bünyesindeki Sandia Ulusal Laboratuarlarında “Reaktör Kazalarının Sonuçlarının Hesaplanması 2” (CRAC-2) raporu hazırlandı. Rapor, ABD’de bulunan nükleer santrallerin her birinde, tesislerin çevreleme ihlalleriyle oluşan reaktör erimelerinin sonuçları üzerine bir katalog çalışması sunuyor.

Raporda sonuçlar; “hızla yükselen ölümler”, “hızla yükselen yaralanmalar”, “hızlı yükselen kanser ölümleri” ve tesis zararının “ölçeklenmiş maliyetleri” olarak ayrı ayrı kategorilerde değerlendiriliyor. Çıkan rakamlar insanın kanını donduruyor.

Örnek verecek olursak, New York’un kuzeyindeki Indian Point 3 Nükleer Santrali için; hızla yükselen ölümlerin 50 bin, hızla yükselen yaralanmaların 167 bin, hızla yükselen kanser ölümlerinin 14 bin ve nükleer tesis zararının 314 milyon dolar olduğu hesaplanmış. Bu tahminlerin, 1986 yılındaki Çernobil nükleer santral kazasının toplam zararından daha düşük olduğu da ortaya konuyor.

Ancak Haziran ayında, ABD Nükleer Denetleme Kurulu, “Son Model Reaktör Sonuçları Analizi” (SOARCA) başlığıyla, bu acı gerçekleri sunan CRAC-2 raporunun yerini alması için yeni bir rapor hazırladı. SOARCA, CRAC-2 ve ondan önceki WASH-740 raporlarının yüksek zayiat ve yıkım rakamlarını olduğu gibi reddediyor. Rapor, Virginia’daki Surry Nükleer Santralini ve Pensilvanya’daki Peach Bottom Tesislerini model alarak, bir nükleer santralde oluşabilecek şiddetli kazanın halk sağlığı açısından taşıdığı risklerin “çok düşük” olduğunu iddia ediyor.

SOARCA, bir insanın nükleer kazalar yüzünden uzun vadede kanserden ölme riskinin, bir milyarda birden az olduğunu da söylüyor. Sebep olarak da; “mevcut tedbirlerin başarılı şekilde uygulanmasıyla reaktör çekirdeğinin zarar görmesinin engellendiği, böylece radyoaktif materyallerin tesisin dışına yayılımının azaltıldığı veya geciktirildiği” ileri sürülüyor. Siz bunları bir de Çernobil ve Fukuşima’da zarar gören insanlara anlatın...

Nükleer Ötesi Örgütünden Cindy Folkers, “Nükleer Denetleme Kurulu, SOARCA adlı absürd raporunu derhal geri çekmeli ve nükleer enerji endüstrisinin emrettiğini yapmaktansa halk sağlığı, güvenlik ve çevreyi korumaya dönük projelerle ilgilenmeli” dedi.

FUKUŞİMA’NIN FATURASI ÇERNOBİL’DEN AĞIR OLACAK

Fukuşima’daki kazadan aylar sonra Japonya’ya yayılan radyoaktivitenin, zararı çok büyük olacaktır. “Çernobil: İnsan ve Çevre için Felaketin Sonuçları” kitabının baş yazarı Dr. Alexey Yablokov, Fukuşima Daiçi santralindeki kaza tipinin, bugüne kadar hiç olmamış bir şey olduğunu söylüyor. Sebepse aynı anda birden çok reaktörün yanması ve kazanın 30 milyon insanın 200 kilometre yakınında gerçekleşmesi. Kendisi biyolog olan Dr. Yablokov’un iki bilim adamıyla birlikte hazırladığı ve 2009 yılında New York Bilim Akademisi tarafından yayınlanan kitabında çarpıcı bir bulguya yer veriliyor. Araştırmaya göre; Çernobil faciasıyla birlikte yayılan radyoaktivite, kazanın gerçekleştiği 1986 yılıyla 2004 yılı arasında 985 bin kişinin ölmesine neden oldu. Daha çarpıcı olanıysa, Yablokov’un Fukuşima’nın bilançosunun bundan çok daha büyük olacağını ifade etmesi.

Zehirbilim uzmanı Dr. Janette Sherman da “Fukuşima felaketinin, Çernobil’den daha kötü olacağı” kanısında. Sherman ayrıca, yakıt havuzlarıyla birlikte çok sayıda nükleer tesis içeren Fukuşima’nın, Çernobil’den çok daha yoğun nüfuslu bir alanı etkilediğine dikkat çekiyor.

Dr. Sherman ile Radyasyon ve Kamu Sağlığı Projesi’nden epidemiyolog Joseph Mangano’nun tespit ettiği üzere Fukuşima nükleer atıkları ABD’de şimdiden ölümlere sebep oldu.

Sosyal Sorumluluk için Doktorlar’ın eski başkanı Dr. Jeffrey Patterson da, nükleer silah ve nükleer teknolojinin gelişiminden bu yana, radyoaktivitenin etkilerinin en aza indirilmesinin ve gizlenmesinin açıklanamaz olduğunu söylüyor. Tıpkı PBS televizyon kanalında yayınlanan Frontline Programında olduğu gibi burada ya da orada fark etmiyor. Fukuşima’nın sonuçlarını gizleme çabaları sürekli ilerliyor. “Japonya İçindeki Nükleer Erime” programı da, eski Başbakan Naoto Kan’ın, Japon yetkililerin 30 milyon insanın boşaltılması için sadece tek bir tahliye noktasını düşündüklerini itiraf ettiği röportajıyla başlamıştı. New York Times da, geçen hafta birinci sayfa haberinde; bunun sadece kendi incelemelerine dayanmadığını, Japon Girişim Fonunu Yeniden İnşa Etme kuruluşu tarafından 400 sayfalık raporla sonuçlanan 6 aylık anket çalışması olduğunu kaydetti.

Bunlar, çok sayıda insanın elendiği radyoaktif bir dünyada yaşamanın sonuçları mı? Bu, bizim istediğimiz şey mi? Ve radyoaktif bir dünyada yaşamanın dışında başka bir seçim yok mu?

Nobel ödüllü biyolog Dr. George Wald, nükleer enerji hakkında bir keresinde şöyle bir şey söylemişti: “Yarın gazetelerde gök bilimcilerin bizim için şok edici bir bilgi verdiğini okumuş olsaydınız, örneğin, güneşle çarpışmak üzere olan yeni bir yıldız bulduklarını ve bu çarpışmanın ölümle sonuçlanacağı, yaşamak için sadece 8 ayımız kaldığını söyleselerdi. Muhtemelen en iyi kıyafetlerinizi giyer ve sokaklara çıkıp dans ederdiniz. Bu bütün evrenin kaderi olurdu. Dışarı şerefle çıkardınız. Ancak nükleer enerjinin bir sonucu olarak ölmek çok rezil, olabilecek en berbat şey ve benim için hoş görülemez, tamamıyla kabul edilemez bir şey.” Wald, bu sözlerin ardından, “yarın gidip bütün nükleer santralleri kapatın!” çağrısı yaptı. Bu hiç olmadığı kadar acil.

SATILIK BİR MESLEK: SAĞLIK FİZİĞİ

Geçen hafta New York Times’ta Matthew Wald tarafından kaleme alınan bir yazı şöyle başlıyordu: “Fukuşima Daiçi Nükleer Santralindeki reaktör erimeleri sonucu yayılan radyoaktif materyallerin sağlık açısından gerçek sonuçları, muhtemelen çok düşük olduğu için kolayca hesaplanamıyor.” Tespit, Ulusal Basın Kulubü’ndeki Sağlık Fiziği Topluluğu programına dayandırılmıştı. Ancak Sağlık Fiziği Topluluğu, nükleer enerji teknolojisinin itici gücü sayılırdı. Tabii topluluğun böyle olmaması gerekiyordu.

Sağlık fiziği mesleği 1943 yılında, radyoaktivitenin sağlığa etkileriyle ilgilenen fizikçi Karl Z. Morgan tarafından kurulmuştu. Morgan, radyoaktivitenin sebep olduğu sağlık sorunlarının üstesinden gelmesi için 2. Dünya Savaşı sırasında atom bombası imal etmek isteyen Manhattan Project tarafından işe alınmıştı. Morgan, bundan en az 20 yıl sonra Oak Ridge Ulusal Laboratuarı’nda sağlık fiziği direktörü oldu ve Sağlık Fiziği Topluluğunun ilk başkanlığını yaptı. Ancak Morgan gerçeğin farkına vardı ve mesleğinin satılmasını protesto etti.

Dr. Morgan 1992 yılında şu satırları yazdı: “Sağlık fiziği mesleğinin; çalışanları ve halkı radyasyonun sebep olduğu hastalıklardan korumaya adanmış değil, aksine nükleer enerji endüstrisi için araçsallaştırılmış bir meslek birliği haline geldiğini büyük bir gönülsüzlük ve pişmanlıkla belirtmek zorundayım.”

TEHLİKELİ OLAN TEK ŞEY JAPON SUŞİSİ DEĞİL!

Fukuşima’dan yayılan nükleer zehirler, rüzgarla havaya karışmanın yanı sıra yiyeceklere de bulaştı. Bu yüzden çok sayıda ülke, Japonya’dan yiyecek ithalatına kısıtlama getirdi. Dahası, Fukuşima tesisleri boyunca uzanan deniz de radyasyonun yayılımı için çok büyük bir imkan yaratmış oldu. Radyoaktif zehir, bir kere deniz ortamına bulaşırsa, radyasyon da artık besin zincirine sıçramış demektir. Nasıl mı? Küçük balıklar radyasyon içeren su yosununu yer, orta büyüklükteki balıklar da küçük balıkları yer. Ardından büyük balıklar, orta büyüklükteki balıkları yer ve böylece radyoaktivite giderek güçlenir, yoğunlaşır. Denizde yaşayan bazı balıkların göçebe olduklarını da unutmayalım. Bu durumda tehlikeye düşen tek şey Tokyo’da yapılan suşiler olmayacaktır.

NÜKLEER ENERJİNİN ALTERNATİFİ YOK MU?

Fukuşima’nın üstünü örtme çabalarının bir diğer parçası da nükleer enerjinin alternatifinin olmadığının iddia edilmesi. Miranda Spencer’ın Extra! dergisinin Mayıs sayısında yazdığı gibi; “Fukuşima felaketiyle birlikte, daha öncesinde buna benzer bir felaketin olmadığı ve atom enerjisinin hâlâ var olduğu ileri sürülürken ABD’li yetkililer ve nükleer endüstrinin başındakiler hesaplarına düşeni aldılar... Tabii başka bir seçenekten de güçlü bir şekilde bahsedildi: Yenilenebilir enerji; rüzgar, güneş ve jeotermal enerji.”

Bu seçenekler özellikle nükleer tesisler için önemli. Spencer’ın dikkat çektiği gibi rüzgar, nükleere göre kilowatt-saat başına daha ucuz. Ulusal Araştırma Konseyi de, 2020 için jeotermal enerjinin maliyetinin nükleerin maliyetiyle karşılaştırılabilir ya da ondan daha az olacağını tahmin ediyor. Güneş enerjisi, Konsey’in söylediğine göre “potansiyel olarak bugünkü ihtiyacın fazlasını karşılayabilir, gelecekteyse ABD’nin elektrik ihtiyacının hepsini karşılayabilecek. Ayrıca, Duke Üniversitesi’nde yapılan bir çalışmaya göre güneş enerjisinin maliyeti artık çok azaldı. Üstelik sürekli güneşli olmayan bölgelerde bile nükleer enerjiden daha ucuz maliyetli olacak gibi görünüyor. Spencer’ın tam olarak söylediği şey, güvenli, temiz ve yenilenebilir enerjinin atom enerjisinin yerine geçemeyeceği iddiası, “yeterli incelemeye dayanmıyor.”

İngiltere’de yayımlanan The Guardian gazetesi, Mayıs ayında, “yenilenebilir enerjinin, tek başına dünyanın enerji ihtiyacını sağlayabileceğini” söyleyen Landmark IPCC çalışmasını manşetten vermişti. Makale şöyle devam ediyordu: “Birlemiş Milletler’in (BM) iklim değişikliği birimi, yenilenebilir enerji tedariğinin, özellikle de güneş enerjisinin küresel talebe denk gelebileceğini söylüyor.” Ancak BM’nin iklim değişikliği üzerine devletlerarası panelinin yaklaşık 1000 sayfalık raporunun yer verildiği makale, yeşil enerjiyi teşvik edecek politikaların sadece devletler tarafından yürütebileceğini de ekliyordu.

RADYOAKTİF EVRİM BAŞLADI BİLE

Geçen hafta Ekonomist dergisinde ürkütücü bir köşe vardı. “Radyasyon ve Evrim, Geride Kalan Nükleer Atık” başlıklı makalede, Çernobil ve Fukuşima çevresindeki kuşlar üzerine bir çalışmaya yer veriliyor. Araştırmacılar, her iki bölgede de yaşayan 14 kuş türüne baktıklarında, aynı radyasyon oranını buluyorlar.

Ekonomist, South Carolina Üniversitesi’nde biyoloji profesörü ve Ekolojik Kirlilik çalışmasının ortak yazarı Dr. Timothy Mousseau’nun şuna inandığını söyledi: “Çernobil yakınında evrim çoktan çalışmaya başladı, radyasyonla baş edemeyen kuşlar ölüyor ve buna dayanıklı olan genler yaşam şansı bulabiliyor. Fukuşima’daki kuşlar, radyoaktif bir dünyada yaşamanın evrimsel sorunuyla karşı karşıyalar ama henüz bunun başındalar.”

EN ÇOK BEBEKLER ETKİLENİYOR

Dr. Sherman ve Mangano, Hastalıkları Kontrol Etme ve Önleme Merkezi’nden gelen bebek ölüm verileriyle ABD Çevre Koruma Ajansı’ndan verilen Fukuşima nükleer atık raporlarını karşılaştırarak analiz ettiler. Değerlendirme sonunda; bebek ölümlerinin, kazanın gerçekleştiği 11 Mart 2011 tarihinden sonraki 10 hafta boyunca Rocky Dağlarının batısı, San Francisco ve Seattle’ın da içinde olduğu sekiz eyalette yüzde 35 oranında; Philadelphia’da ise yüzde 48 oranında aniden yükseldiğini buldular.

Bebek ölümleri, doğumdan bir yaşına kadar olan çocukların ölümü olarak tanımlanır. Bebek ölümleri, radyasyonun erken etkilerinin ölçümlerinde baz alınıyor çünkü bebeklik, vücut gelişiminin ve hücre bölünmesinin en hızlı olduğu dönem. Bu gelişme hızı, vücuda giren radyasyonun da etkisini aynı hızla artırıyor. Kanserse, bunun sonraki sonuçlarından. Ulusal Kanser Enstitüsü’ne danışmanlık yapmış ve 1950’de Atom Enerjisi Komisyonu’nda çalıştığından bu yana radyasyonun etkileri üzerine çalışmış olan Dr. Sherman, “Fukuşima’dan sonra kanserde küresel artış beklendiğini” söylüyor.

Tabii bu arada nükleer endüstrisinin ticaret grubu sayılan Nükleer Enerji Enstitüsü ise, “Fukuşima kazasının Japon halkının sağlığını olumsuz şekilde etkilemesinin beklenmediği” noktasında ısrar etmeye devam ediyor. Mangano’nun bu iddialara karşı söylediği şey şu: “Kimsenin Fukuşima’dan zarar görmeyeceğini savunan absürd inanış, nükleer endüstri ve hükümet yetkilileri tarafından yapılan aldatma ve inkarın en güçlü kanıtıdır.” Dahası, 3 Mayıs’ta, Dr. Sherman ve Mangano’nun bebek ölümleriyle ilişkilendirdiği verilerle sağlanan radyoaktivitenin haftalık gözlemlerinin ardından, Çevre Koruma Ajansı, değerleri artık üç ayda bir toparlayacaklarını açıkladı. Kamu Çalışanları için Çevresel Sorumluluk’un yönetici direktörü Jeff Ruch ise, Fukuşima, radyasyon yaymaya devam ederken, Çevre Koruma Ajansı’nın radyasyon izleme gayretine böyle ket vurmasını açıklanamaz olarak tarif etti.

Karl Grossman

Çeviren: Derya Kuş

http://evrensel.net/news.php?id=24797

Paylaş
Bu web sitesi, STGM tarafından yürütülen ve Avrupa Birliği tarafından desteklenen Etkin Katılım İçin Sivil Toplumun Gelişimi projesi kapsamında yayın yapmaktadır.
Web sitesinin Avrupa Birliği'nin resmi görüşlerini yansıttığı düşünülmemelidir.