STÖ Yardım Masası
Bilgiye Erişim, Danışmanlık ve Aktif Yardım Projesi
Film Köşesi
Facebook Twitter

Aktüel - 22.06.2006

Güncelleme Tarihi 13.10.2010

SİVİL TOPLUM GELİŞTİRME MERKEZİ YÖNETİCİSİ SUNAY DEMİRCAN BU KEZ KENDİ “CEMAATİNİ” ELEŞTİRDİ.

ÇEVRECİLER BEYAZ ADAM GİBİ ALGILANIR HALE GELDİ

Sunay Demircan bir yanıyla tipik bir çevreci: Dünyanın başına gelen-getirilen felaketlerle ilgili, bunlara dikkat çekiyor, bunlardan bazılarından sorumlu olanları eleştiriyor, teşhir ediyor. Fakat o aynı zamanda “çevreci ideoloji”nin bugünkü haline sert eleştiriler getiren biri. Bu söyleşide “tipik” olanı bir yana bıraktık, tipik olmayan üzerinde yoğunlaştık.

Alper Görmüş
agormus@merkezdergi.com.tr

Şu tespit size ait: “Geçmişle kıyaslandığında hem politik söylemleri, hem de entelektüel üretimleri yeteri kadar ilgi görmüyor çevrecilerin…” Bu tespiti biraz açarak başlayabilir miyiz? Nereden nereye gelindi?

Bir kere şunu söyleyelim: Çevrecilerin geldiği yerden ya da onların entelektüel ve politik üretimlerinin giderek azaldığından söz ederken esasen ve öncelikle ABD ve Batı Avrupa’daki çevreci ya da politikleşmiş çevreci (Yeşiller) akımlardan söz ediyoruz. Çünkü bizim gibi ülkelerde çevreci akımlar onların bir taklidinden ibarettir. Şu açık: Bunlar artık hitap ettikleri kesimlerden eskisi kadar kan alamıyorlar, bunu herkes görüyor, en azından hissediyor.

Ama daha ürkütücü olan nokta, çevreci olmadığı halde, geleneksel yaşam biçimi çerçevesinde doğal kaynakların kendisinin bir parçası olduğunu hisseden insanlardaki bu hissin azalması… Ormanda kendisi için ağaç keserken kuru dalları kesmeye özen gösteren, tarlasını sularken su güneşte buharlaşıp heba olmasın diye akşam saatlerini tercih eden, yani doğayı asıl koruyacak olan insanlardaki hissin azalması. Bence düğüm noktası burası… Bunun temel nedeni de insanların geleneksel tüketim modellerinin değişip yeni bir tüketim tasarımının yaratılması, küresel çapta kışkırtılan “daha fazla tüket” çılgınlığının başka her değerin önüne geçmiş olması…

Bu çağrı, çevrecilerin doğayla uyum içinde yaşama çağrılarına galebe çalıyor yani… İyi de çevrecilerin ne günahı var bu işte?

Ben çevrecilerin kendilerine ayna tutmadıklarını düşünüyorum. Çevreci ideolojinin doğup bugünlere gelmesi arasında geçen süreçte çevreciler ne doğayla ne de doğayla birebir ilişki içinde bulunan insanlarla,  topluluklarla senkronize olabildiler. Bir nehir vardı, akıyordu zaten, çevreciler o nehre girip akıntısına kapıldılar. Yan kollara girmek, gerektiğinde akıntıya karşı yüzmek, arada bir çıkıp bakmak gibi düşünceleri olmadı fazla.

Yazılarınızdaki “tüketime davetin gücü” hakkında söylediklerinizi düşününce çevreciler hiç hata yapmasaydı da sonucun farklı olmayacağı duygusuna kapılıyor insan. Biz gene de “hatalar” faslında kalalım… Çevrecilerin sözlerinin etkisi neden azalıyor?

Bakın,  herkesin bir doğa tasarımı vardır. Birine mutlak iyi, öbürüne mutlak kötü diyemezsiniz. Sizin için en iyi doğa tasarımı başkası için en iyi enerji kaynağı, bir başkası için de en iyi tarım alanıdır. İşte bu ideallerin çakıştığı noktaları aramak gerekiyor, bu da ancak diyalogla olur. Herkesin pazarlık etmeyi ve taviz vermeyi öğrenmesi gerekiyor. Çevreciler kendi doğa tasarımlarını herkes için “en iyi tasarım” olarak görmeye devam ederlerse bundan sonra bir boşluğa düşme tehlikeleri büyüktür.

Gerek doğayla birebir yaşayan insanların sayısı gerek de bu insanların kendi hayatlarına atfettikleri olumlu değerler hesaba katıldığında, Türkiye’nin Batı’dan avantajlı bir konumda olduğundan söz edilebilir herhalde. Bunu onaylıyorsanız şunu soracağım: Türkiye’nin çevrecileri bu özgünlüğün farkında mı? Buna uygun özgün politikalar geliştirebiliyorlar mı? Yoksa Batı’daki meslektaşlarının taklidine mi yöneliyor?

Tespitiniz doğru. Ve maalesef bizim en büyük hatamız çevre koruma perspektifinin ve ideolojisinin tamamen Batı’dan alınmış olmasıdır. Pek çok alanda bize özgü politikalar geliştiremediğimiz gibi çevre koruma alanında da geliştiremedik. Bir uyumsuzluk söz konusu. Dışarıdan ithal ettiğimiz mekanizma burada zor çalışıyor. Üstelik de politik baskıya en az maruz kalan örgütlenme biçiminden söz ediyoruz. Bu örgütlenme bir türlü istenen noktaya gelemiyorsa sebebini başka yerde aramak gerekiyor.

Bu ithal modelle yerelin ihtiyaçlarına yöredeki insanlarla uyum içinde çalışarak cevap verilemiyor.

Yer yer çok katı doğa tasarımlarına sahip olabiliyoruz, 1990’larda bu daha çok böyleydi. Elimizde cetvelle, mühendisçe hale yola koymaya çalışıyoruz doğayı ama bu arada orada somut ihtiyaçları olan insanları unutuyoruz. Mesela doğa koruma alanları belirleyip ilan etme faaliyetini ele alalım… Son derece iyi niyetli girişimlerdi bunlar ama ciddi bir handikapı vardı: Doğa koruma alanlarını hangi kriterlere göre belirleyeceğimiz sorusuna “Kendi kriterlerimize göre” cevabını veriyorduk. Biz kafamızda bir tasarım yaratıyorduk, ondan sonra o alanı ona benzetmeye çalışıyorduk. Oysa orada yaşayanların da kendi tasarımları vardı. Ben burada balık tutacağım, çeltik yapacağım, turistler için otel yapacağım gibi…

Onlarla müzakerelerde bulunup ortak bir eskiz yapmak yerine biz kendi eskizimizi ortaya sürüp, siz de bunlara uyacaksınız diyorduk. Doğacılar “insan merkezli dünya”yı haklı olarak eleştirirken kendilerinin de insanı tamamen dışarıda bırakıp doğayı yönetme arzularını gözden geçirmeleri gerekiyor artık.
Peki siz doğayı yönetmeye çalışırken, doğa koruma alanları saptarken “dışarıda bırakılan insanlar” ne yapıyorlar bu arada? Susup oturuyorlar mıydı?

Oturmuyorlardı tabii… Unutmayın, bu ülkede çevrecilere karşı ciddi isyanlar, ayaklanmalar yaşanmıştır. Bence bir tür kara mizah olan Göksu Deltası’nda yaşadığım bir olayı anlatayım size… 1990’ların ortası… Birtakım insanlar bir araya gelip kuşları ve özelikle de saz horozunu öne çıkararak Göksu Deltası’nı özel çevre koruma alanı ilan etmişler. İyi. Fakat adam çocuğunu evlendirecek, yeni ev yapmak istiyor yapamıyor, çünkü imar planı yapılmamış. Aradan geçen dört beş yılda da yapılmamış bu. Peki, şuraya çeltik yapmak istiyorum. Yapamazsın. Neden? Sulama projeleri iptal edildi.

İşte biz, yani devletin bütün kurumları, Devlet Su İşleri, bakanlıklar, akademiler, ODTÜ’lüler, Ankara Üniversiteliler, çevreciler, herkes aradan geçen dört, beş yıldan sonra gittik deltaya. Bu arada o sevimli saz horozunu simge ilan edip onun yer aldığı broşürler, sticker’lar falan da tamamlanmıştı. Deltanın neden korunması gerektiğini saz horozuyla anlatmaya çalışıyoruz Türkiye’ye.

Haritalar serilmiş, oklar, işaretler, tam bir hareket planı; karşıda düşman var, maviler, kırmızılar… Şurası kesin yasak bölgesi, her şey yasak, burası tampon bölge, şunlar olabilir…

Biz planlarımızı yaptık, ertesi gün bir otobüse doluşup araziyi gezmeye çıktık. Bir noktada önümüze köylüler çıktı, aralarından ikisi otobüse binip silah çektiler. Biri silahı bize doğrultup “Kaldırın ellerinizi, sizi esir aldım” dedi. Bu halde o köy senin bu köy benim dolaştık, bu arada arkadaki cipteki telefondan jandarmaya haber verdik. Bu serüven böyle iki saat kadar sürdükten sonra adama bizden ne istediğini sorduk. İşte o zaman elindeki buruşuk kâğıdı uzattı bize. Bunu hepiniz imzalayacaksınız, yoksa bırakmam sizi diyor. Kâğıda baktık, üzerinde kargacık burgacık bir el yazısıyla şöyle yazıyordu: Burada horoz yoktur. Adam haksız da sayılmazdı yani. Bizim saz horozunu öne çıkarmamız tam ters bir etki yapmış, köylüleri saz horozuna düşmen etmişti. Yuvalarını bozdular, kuşları katlettiler.

Bakın bu ne kadar farklı bir dil kullandığımızı, ne kadar farklı dünyaları hayal ettiğimizi gösteriyor. Tipik bir yerli-beyaz adam ilişkisi… Beyaz adam her şeyi bilir ve kendi tasarımını herkes için iyi bir tasarım olarak uygular. Çevre koruma konusunda küresel bir beyaz adam-yerli ayrımı olduğuna kesinlikle inanıyorum.

Tabii şunu da unutmayalım: Diyelim “beyaz adam” yok diyoruz ve diyoruz ki bütün kaynaklar halka… O zaman da her şey iki günde talan olur. Demek ki o uç da yanlış, bu uç da yanlış. Yeni bir stratejiye ihtiyacımız var, ona kafa yormalıyız. İnsanlar üzerinden proje yapmaktan vazgeçip, o insanlara, kendilerinin de yararını görecekleri projeler yaptırma dönemine geçmeliyiz.
Kafkas arısını İstanbul’dan giden birileri korumasın, bunun kendileri için ne kadar önemli olduğu onlara anlatılsın, onlar örgütlenerek korunsun.

Bu tabii sadece çevrecilerin kararlarıyla olacak bir şey değil. Bölgesel, ülkesel, bazen de uluslar arası planlar gerekecek böyle bir şey için.
Elbette, fakat öncelikle çevrecilerin ciddi bir özeleştiri, hatta itiraf sürecinden geçmeleri gerekiyor. Çevreciler “Arkadaş, biz bir yerde hata yapıyoruz, bunu bulamazsak hiçbir etkimiz kalmayacak” demeli ve bu yönde samimi bir çaba içine girmelidirler.

Çevreciliğin temel problemlerinden biri olan “katılımcılık” konusunda Avrupa Birliği süreci nasıl bir etki yapıyor? Bir sempozyumda “AB süreci olmasaydı, vatandaşın devlet gözetiminden çıkıp aktif yurttaş olma süreci başlamayacaktı” demişsiniz…

Öyle olmadı mı? Bu süreci yaşamasaydık, 700 yıldır kendisine tanrısal bir güç vehmeden bir devlet, kendisine alternatif söz söylemek üzere ortaya çıkan birilerine böyle mi davranırdı? Sivil topluma nur yağdı adeta. Yasalar tamamen değişti. Biz kuş toplantısı yapardık, polisle birlikte yapardık. Şimdi de geliyorlar bazen, yeni kanuna göre yetkililerinin olmadığını hatırlatıyoruz, çıkıyorlar. Hala eksikler var ama gelinen noktayı biz 15 sene önce hayal bile edemezdik.

AB’nin temel politikalarından biri “vatandaşın yönetime katılması”dır. Bizim alanımızda da aynı politikaları uyguluyor ve çevrecileri yöre halkıyla birlikte hareket etmeye zorluyor. Fonlarını kullandırırken de bunu gözetiyor.

Çevrecilerin kullandığı dili de eleştiriyorsunuz… Onların bu dille halkla ilişki kuramadıklarını, yerel halkın da onları “sofistike yaratıklar” olarak gördüğünü söylüyorsunuz…

Aslında söylenecek şey şudur: Bir nefes temiz hava, bir yudum temiz su. Çevrecilerin dili böyle olmalıdır. Dil önemlidir ama dille birlikte düşüncenin de, ideolojinin de senkronize olması gerekir. Siz köylünün diliyle ona, onun gündelik hayatına çok uzak bir fikri anlatmaya çalışırsanız onu da anlamaz. Yani söze “ya emmi bak şimdi sana ne deycem” diye girip ardından eko sistemlerdeki döngüleri, ardından mono kültüre karşılık biyolojik çeşitliliği anlatsanız gene olmaz.

Çevrecilerin kendilerine has bir dilleri var ve bu dili giderek sadece kendilerinin anlayacakları bir sofistikasyon düzeyine getirmeyi beceriyorlar. Beceriyoruz, diye düzelteyim, bu bütünün bir parçası olarak. Neden? Sanırım aidiyet duygusu, cemaat olmanın verdiği huzur gibi kavramlara müracat ederek anlayabiliriz bunu. Kulağımızdaki küpeyle, uzun saçlarımızla, yandan cepli pantolonumuzla, dilimizle biz bir cemaatiz.

Böyle bir cemaatin başka bir cemaat olan köylülerle senkronize olması hiç kolay değil. Bunun için ayakların altındaki halının çekilmekte olduğunun anlaşılması, “Bizim cemaat bitiyor” bilincinin yerleşmesi gerekir. Ama şu anda yaşanan ne diye sorarsanız, “durumu korumak için direnmek” diye cevaplarım.

Bu direnişte iktidar nimetlerinden faydalanma, gücünü koruma gibi unsurlar da rol oynuyor mu?

Hiç kuşkusuz. Başka yerde gördüğünüz bütün iktidar mücadeleleri aynen çevreci örgütlerde de var. Böyle olunca sivil toplum örgütleri arasında işbirliği pek mümkün olmuyor. Türkiye’de çok güçlü, çok başarılı sivil toplum örgütleri var. Ama küçük örgütler bunlarla işbirliği yapmak istemiyorlar. Gidip sordum, neden istemiyorsunuz diye, çok net bir cevap verdiler bana: “Bizi yerler” dediler.

Son sorular sizinle ilgili… Kendinizi bir tür “dönme” sayıyorsunuz; avcılıktan doğa korumaya geçmişsiniz çünkü. Nasıl oldu bu?

Ben bu açıdan enteresan bir örneğim. Övünmek gibi olmasın ama, bence ben, insanoğlunun farkına vararak ne kadar değişebileceğinin benim tanıdığım en iyi örneklerinden biriyim. Benim elime altı yaşında tüfek verildi. O yaşta ilk kuşumu vardım. 8-9 yaşımda bulduğum her şeyi vuruyordum. Tavşan bulamazsam köpek vurmayı ister hale gelmiştim. Vurmak istiyorsun, ne olursa olsun vurmak; garip bir duygu ama ben bunu yaşadım. Lisedeyim, bir kış gecesi sazlıkların arasında elimde tüfek, ördek ya da kaz geçmesini bekliyorum. Ayağımda çizmeler, hava buz gibi. Ördek ve kurbağa sesleri dışında hiçbir ses duyulmuyor. İşte ben o gece bir anda döndüm. “Niye öldürüyorum” diye sordum kendi kendime ve büyük utanç duydum. Cevabın yok çünkü.

Sonra kuş gözlemcisi Sancar Barış’la tanıştım. Arkadaş olduk ve o benim hayatımı tam ters yönde bütünüyle değiştirdi.

Paylaş
Bu web sitesi, STGM tarafından yürütülen ve Avrupa Birliği tarafından desteklenen Etkin Katılım İçin Sivil Toplumun Gelişimi projesi kapsamında yayın yapmaktadır.
Web sitesinin Avrupa Birliği'nin resmi görüşlerini yansıttığı düşünülmemelidir.